Bu noktada özellikle Kürt meselesi belirleyici bir yerde durmaktadır. Ne var ki Kürt meselesi çoğu zaman ya tamamen görmezden gelinmekte ya da tarihsel ve bölgesel boyutlarından koparılarak yalnızca Misak-ı Milli sınırları içerisinde ele alınmaktadır.
Oysa Kürt meselesi yalnızca bir kimlik ya da kültürel haklar sorunu değildir. Yalnızca Misak-ı Milli sınırlarıyla sınırlı da değildir. Bölgesel bir sorundur. Aynı zamanda devletin kuruluş biçimi, kendi kaderini tayin hakkı, vatandaşlık anlayışı, yerel demokrasi, merkezileşme, güvenlik siyaseti ve Türkiye’nin bölgesel yönelimiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle Kürt meselesine yaklaşım, herhangi bir siyasal hareketin demokrasi anlayışını ve siyasal ufkunu görünür hale getirmektedir.
Bu nedenle Türkiye’deki rejim ve muhalefet tartışmaları yalnızca seçimler, liderler ya da partiler üzerinden anlaşılamaz.
Son çeyrek yüzyılın deneyimi göstermiştir ki Türkiye’de asıl mesele yalnızca iktidarın ne yaptığı değil; devletin kendisini nasıl yeniden yapılandırdığı ve muhalefetin bu süreç karşısında nasıl konumlandığı sorunudur.
Otokratik Rejim Nasıl Kuruldu?
Bugün birçok çevre otoriterleşmenin başlangıç noktası olarak 2010 referandumunu göstermektedir. Bütün sorumluluk “Yetmez ama evet” diyen kimi sol-liberal çevrelere, aydınlara ve sanatçılara yüklenmektedir. Böyle olunca asıl kırılma anları gözden kaçırılmakta, devletin stratejik yönelimleri görünmez hale gelmektedir.
Oysa asıl soru şudur:
Türkiye’de devlet neden daha merkezi, daha güvenlikçi ve daha otoriter bir yönetim modeline ihtiyaç duydu?
Bu sorunun cevabını yalnızca Ankara’da ya da Washington’da aramak eksik olur. Bir de Diyarbakır’a, Kobani’ye, Rojava’ya ve 7 Haziran 2015 seçimlerinin sonuçlarına bakmak gerekir.
Çünkü 7 Haziran yalnızca AKP’nin Meclis çoğunluğunu kaybettiği bir seçim değildi. Aynı zamanda Kürt hareketinin öncülüğünde; sosyalistlerin, demokratların, emek hareketinin ve farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal zeminde buluşabileceğini gösteren tarihsel bir momentti.
Bu nedenle devlet açısından sorun yalnızca AKP’nin oy kaybetmesi değildi. Sorun, Türkiye’nin siyasal dengelerini değiştirebilecek yeni bir toplumsal ve siyasal blok ihtimalinin ortaya çıkmasıydı.
Bu tabloya bir de bölgesel gelişmeler eklendi.
Ankara’nın Suriye politikası beklenen sonucu vermemiş, aksine Rojava’da ortaya çıkan yeni siyasal gerçeklik bölgesel dengeleri değiştirmiştir. Böylece içerideki demokratik dönüşüm ihtimali ile dışarıdaki bölgesel gelişmeler devlet açısından aynı stratejik denklem içerisinde değerlendirilmeye başlanmıştır.
Bu nedenle 7 Haziran sonrasında yaşananlar yalnızca bir hükümet kurma krizi olarak okunamaz.
Çözüm sürecinin sona erdirilmesi, çatışmaların yeniden başlaması, kent savaşları, kayyum politikaları, dokunulmazlıkların kaldırılması, OHAL dönemi ve nihayet Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi birbirinden kopuk gelişmeler değil, aynı yönelimin parçalarıdır.
Gülen cemaatiyle yaşanan çatışma sonrasında kurulan yeni dengeler, milliyetçi-ulusalcı çevrelerin devlet içerisindeki ağırlığının artması, güvenlik eksenli siyasal paradigmanın güçlenmesi ve AKP-MHP ekseninin oluşması bu sürecin temel sonucudur.
Bu nedenle bugünkü rejimi yalnızca Erdoğan’ın tercihleriyle açıklamak yetersizdir.
Sorun daha derindedir.
Sorun, devletin kendisini hangi tehdit algıları üzerinden yeniden yapılandırdığı sorunudur.
Muhalefet Neden Başarısız Oldu?
Eğer rejimin kuruluşu yalnızca iktidarın hamleleriyle açıklanamıyorsa, sorulması gereken ikinci soru da şudur:
Muhalefet neden bunu durduramadı?
Onca yoksulluğa, yolsuzluğa, hukuksuzluğa ve siyasal gericiliğe rağmen neden güçlü bir demokratik alternatif ortaya çıkamadı?
Bu sorunun cevabı muhalefetin kritik tarihsel eşiklerde aldığı pozisyonlarda saklıdır.
7 Haziran sonrasında ortaya çıkan tablo Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından tarihsel bir fırsat olarak da okunabilirdi. Ancak kısa süre içerisinde bu ihtimal ortadan kaldırıldı.
Koalisyon seçenekleri tartışılmadan seçimlerin yenilenmesine gidildi. Çatışmalı süreç yeniden başlatıldı. Siyasal gündem güvenlik eksenine çekildi. Milliyetçilik yeniden yükseltildi. Kürt siyaseti ve demokratik alanın önemli bölümleri sistematik biçimde kriminalize edildi.
Tam da bu dönemde dikkat çekici gelişmeler yaşandı.
7 Haziran sonrasında Saray’ı ziyaret eden ilk siyasal aktörlerden biri Deniz Baykal oldu. Bugün hâlâ o görüşmenin içeriği bilinmemektedir. Ancak sonrasında yaşanan gelişmeler, devletin yeni bir hatta yöneldiğini göstermektedir.
Benzer biçimde Devlet Bahçeli’nin pozisyon değişikliği de bu sürecin önemli dönemeçlerinden biridir. Kısa süre içerisinde Cumhur İttifakı’nın siyasal zemini oluşmuş, güvenlik eksenli yeni rejim kurumsallaşmaya başlamıştır.
Muhalefetin önemli bir bölümü ise bu yönelime etkili bir direnç gösterememiştir. Aksine kritik aşamalarda iktidarın yanında durmuştur.
Dokunulmazlıkların kaldırılması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
O gün mesele birkaç milletvekilinin yargılanması olarak sunulmuştur. Oysa daha sonra ortaya çıkmıştır ki bu adım, Türkiye siyasetinin yeniden dizayn edilmesinin temel eşiklerinden biriydi.
Efrîn başta olmak üzere Suriye’ye yönelik operasyonlar da hedeflenen tablonun bir parçasıdır. Muhalefetin önemli bir bölümü bu operasyonları desteklemiştir.
Bir başka örnek ise Yenikapı sürecidir.
15 Temmuz darbe girişimine “tiyatro” denilmesine rağmen aynı fotoğraf içerisinde yer alınmıştır. Ancak zaman içerisinde görülmüştür ki ortaya çıkan tablo demokratikleşmeye değil, yeni rejimin toplumsal meşruiyetinin güçlendirilmesine hizmet etmiştir.
Bugün dönüp bakıldığında görülen şey yalnızca iktidarın başarısı değildir.
Muhalefetin tercihleri de bu süreçte önemli rol oynamıştır.
Çünkü demokratikleşme iddiasında bulunan önemli siyasal aktörler, devletin güvenlik eksenli yeniden yapılanmasına karşı ortak ve kalıcı bir demokratik program geliştirememiştir.
CHP’ye Ne Oluyor?
Bugün CHP etrafında yaşananlar, yalnızca bir parti içi mücadele ya da liderlik yarışı olarak okunamaz. CHP’nin yaşadığı kriz, Türkiye’de muhalefetin hangi sınırlar içerisinde yeniden şekilleneceği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır.
Özellikle son yerel seçimlerden sonra ortaya çıkan tablo, uzun yıllardır ilk kez iktidar blokunun toplumsal meşruiyetinde ciddi bir aşınmaya işaret etmiştir. Bu durum yalnızca iktidar açısından değil, devlet açısından da yeni dönemin siyasal mimarisinin nasıl şekilleneceği sorusunu daha önemli hale getirmiştir.
Bugün CHP etrafında yaşanan gerilimlerin zamanlaması da bu nedenle dikkat çekicidir. Türkiye yalnızca ekonomik ve siyasal bir kriz yaşamamaktadır. Aynı zamanda yeni dönemin muhalefetinin hangi sınırlar içerisinde şekilleneceği de tartışılmaktadır. İktidar bloğu bir yandan kendi iç dengelerini korumaya çalışırken, diğer yandan muhalefetin hareket alanını belirlemek istemektedir.
Bu noktada şu sorular gündeme gelmektedir:
Türkiye’de yeni dönemin muhalefeti nasıl şekillenecektir?
Hangi muhalefet biçimi ve niteliği kabul edilebilir olacaktır?
Hangi muhalefet sistem açısından tehdit olarak görülecektir?
Bu sorular yeni değildir. Türkiye siyasal tarihi boyunca devlet yalnızca iktidarı değil, muhalefeti de şekillendirmeye çalışmıştır. Çünkü devlet açısından sorun her zaman muhalefetin varlığı değil, muhalefetin hangi sınırları zorladığıdır.
Düzen Kimdir?
Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca iktidar ile muhalefet arasındaki mücadele olarak okumak yanıltıcıdır.
Türkiye’de temel ayrım yalnızca Saray yanlıları ile Saray karşıtları arasında değildir.
Belirleyici olan, devletin temel güvenlik paradigması ve siyasal düzeni karşısında nerede durulduğudur.
Bugün Zafer Partisi ya da benzeri milliyetçi çevreler kendilerini muhalefet olarak tanımlamaktadır. Ancak Kürt meselesi, güvenlik siyaseti ve merkeziyetçi devlet anlayışı söz konusu olduğunda iktidarla yan yana gelmektedir.
Aynı pozisyon İYİ Parti için de geçerlidir.
Kayyum politikalarında, sınır ötesi operasyonlarda, güvenlik eksenli devlet anlayışında ve Kürt meselesine yaklaşımda iktidardan farklı bir yerde durmamaktadır.
Sinan Oğan örneği bu açıdan öğreticidir.
Bir dönem muhalefet blokunun önemli bileşenlerinden biri olarak görülen bir siyasal figürün kısa süre içerisinde iktidar blokuna eklemlenebilmesi tesadüf değildir.
Çünkü Türkiye’de kendisine muhalefet diyenler arasındaki temel ayrım çizgileri sanıldığı kadar derin değildir.
Bu nedenle düzen yalnızca iktidar partilerinden ibaret değildir.
Düzen; devletin kuruluş reflekslerini, güvenlikçi siyasal paradigmayı, merkeziyetçi yönetim anlayışını ve Kürt meselesi karşısındaki statükocu yaklaşımı yeniden üreten siyasal alanın bütünüdür.
Bu çerçevede asıl ayrım, iktidar ile muhalefet arasında değil; devlet merkezli restorasyonu savunanlarla demokratik dönüşümü savunanlar arasında ortaya çıkmaktadır.
Devlet açısından asıl tehdit tek tek partiler değildir.
Asıl tehdit; Kürtlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin, demokratların, sosyalistlerin ve farklı toplumsal kesimlerin ortak bir demokratik siyasal zemin oluşturabilme ihtimalidir.
Bu nedenle bugün CHP etrafında yaşanan krizleri, muhalefetin geleceğine ilişkin tartışmaları ve siyasal alanın yeniden düzenlenmesine dönük girişimleri de bu geniş fotoğraf içerisinde değerlendirmek gerekir.
Türkiye’de hangi siyasal aktörün ne kadar demokrat ya da ne kadar düzen içi olduğu seçim meydanlarındaki söylemlerinden değil; devletin güvenlikçi yeniden yapılanması, Kürt meselesi, yerel demokrasi ve toplumsal barış karşısında aldığı tutumdan anlaşılır.
Belki de bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “iktidar kim olacak?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye’nin geleceği devlet merkezli bir restorasyonla mı şekillenecek, yoksa demokratik dönüşüm doğrultusunda mı yeniden kurulacaktır?
“Muhalefet kimdir, düzen kimdir?” sorusu da tam olarak burada anlam kazanmaktadır.
Yorumlar (0)