Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Selma Fındıklı 8 Öyküsüyle 1918-1944 Yılları Arasındaki Ankara’yı, Ankara’da Yaşananları Yansıtıyor

Selma Fındıklı (1965-2015) “Ankara İstasyonu” ana başlığı altında toplanmış 8 öyküsünde 1918—1944 yılları arası Ankara’sını yaşatır. 8 öyküde yerleşimin gerek fiziksel, gerekse toplumsal yapılanmasındaki değişim başarıyla sergilenir. Üstelik tarihsel gerçeklere titizlikle uyularak. Yerleşimin geçirdiği evrelerin özellikleri yansıtılarak. Bu bakımdan, “Yeni Başlayanlar İçin Ankara” dosyasında yer almalıdır diye düşündüm.

Selma Fındıklı 8 Öyküsüyle 1918-1944 Yılları Arasındaki Ankara’yı, Ankara’da Yaşananları Yansıtıyor

Ankara İstasyonu / 1918

İlk öykü 1918 yılında geçer. Akköprü’den halaylarla, dualarla savaşa uğurlanan Er Fahri, Çavuş Fahri olarak döner Ankara’ya. İstasyon sönük, hüzünlüdür. Eteğine gömülü evleriyle Hisarönü’ne (Kale’ye) bakar. Kaleiçi’nde bir çıkmaz sokağın bitimindeki evde annesi Safiye Hanım kızı (Fahri Çavuş’un kız kardeşi) Elife ile birlikte oturmakta ve askerdeki oğlundan uzun süredir mektup gelmeyişine yanmakta, habersizliğin ölüm demek olup olmadığını sorup durmaktadır. Safiye Hanım “Tefçi Safiye” olarak ünlenmiştir. Bu ün, tesadüfler/koşullar sonucu “Hoca Safiye”ye dönüşür. Hoca olarak katıldığı yoksul mevlitlerinde hediye edilen lokum ve akide şekerlerini Karaoğlan Çarşısı’ndaki Şekerci Hasan Efendi’ye satmak görevi henüz on yaşına basacak olan Fahri’nindir.

Baba başka bir kadınla yaşamaktadır. Bir gün, Şekerci Hasan Efendi, babasının çok hasta olduğunu ve çocuklarını görmek istediğini söyler Fahri’ye. Bir
kâğıt parçasına babasının yaşadığı evin adresi yazıp verir. Fahri kız kardeşini de alıp Koyunpazarı’nda Ahi Şerafeddin Türbesi’ne sırt vermiş taşları kırık dökük, bomboş bir avludan geçilerek girilen eve gider. Ne var, geç kalınmıştır; ‘baba’ ölmüştür.

(Akköprü Ankara’nın eski yerleşim bölgelerinden biri. Çubuk Çayı, İncesu Deresi ve Hatip Çayının birleştikleri noktada, Ankara’yı diğer illere bağlayan kervan yolu üstünde Selçuklu Sultanı 1. Alaeddin Keykubat adına Ankara Valisi Kızılbey tarafından 1222 yılında yaptırılan 7 kemerli (Ak)köprü semte adını vermiştir. Semt Ankara’yı diğer illere bağlayan yol üzerinde bulunduğu için askerler dualarla savaşa buradan uğurlanıyor.

İlk istasyon yapısı Anadolu Demiryolları’nın bir istasyonu olarak 1892 yılında yapılmıştır.

İkinci Meşrutiyet 24 Temmuz 1908’de ilân edilmiştir. Daha doğrusu, Osmanlı Anayasası 29 yıl bırakıldığı raftan o gün indirilmiştir.1918’de Ankara, Kale çevresi ve Kaleiçi’nden ibaret bir yerleşim.

Öykü “1918 Ankarası”nın coğrafyası hakkında bilgilendirmekle sınırlı değildir. Gençlerin “Yaşasın Hürriyet, Yaşasın İkinci Meşrutiyet...” diye hep bir ağızdan bağırarak gösteri yaptıklarını, karşı olanların “Padişahım çok yaşa” diye haykırdığını; tren Ankara’ya gelinceye değin İngiliz askerlerinin sık sık durdurup arama yaptıklarını; Ankara’da ise Fransız askerlerinin sokaklarda dolaştıklarını, vb. anlatarak yerleşimin o dönemdeki siyasal ve toplumsal durumunu da yansıtır.)

“Kemal Paşa Gelecek.. Akşama, Sabaha..” / 1919

Vilayet memurları çoğunluğunun aksine İstanbul’dan yüz çevirmeyip etek öpmeyi sürdüren üç beş kişiden biri olan Kâtip İhsan Efendi’nin kızı Müfide’nin öyküsü. Annesi babası, sırtına attığı bir çuval unla kapılarının önünden geçtiği için esmer, orta boylu, dikkati çekecek bir yanı, beğenilmeyecek bir yanı da olmayan nişanlısı Salâh’ı lanetlerler, “baykuş suratlı” diye tanımlayıp nişanı bozma kararı verirler. Yoksul bir ailenin çocuğudur Salâh. Hacı Bayram Mahallesi’ndeki kuş kafesini andırır bir evde annesiyle oturmaktadır. Çünkü babası Çanakkale’de şehit düşmüştür. Uzaktan bir akrabanın yardımıyla okuyup avukat olmuştur. Millicidir. Müfide’nin annesinin deyişiyle “Padişah Efendinize karşı gelenlerden, Kemal Paşa dedikleri bozguncutakımından”dır. Annesinin sözleri, Müfide’nin nişanı bozma kararının sırtta taşınan un çuvalı bahanesiyle verilmediğini anlamasına yol açar. Durumu anlayınca, arkadaşı Gülizar’a gittiğini söyleyerek nişanlısının yazıhanesine yollanır. Karaoğlan Çarşısı karışmıştır. Kalabalığın orta yerindeki Nakşibendi müderrisi, manifaturacı Sadullah Seyhan Bey ki, babasının

çok eski ahbabıdır, sesi çıktığınca bağırmaktadır. Çarşaflı bir kadın, Müfide’ye, “Düşman askerleri Samanpazarı’na çıkıp kadınlara saldırmış” der. Müfide karşılık vermeyince de, “Ne susuyorsun? Hoşuna mı gitti dediklerim haspa? Bir kâfir askerinin koluna takılmayı mı düşünürsün yoksa?” diye kolundan tutup sarsar Müfide’yi. Nişanlısının yazıhanesinde, anne ve babasının nişanı niye bozduklarını açıklayınca, Salâh da çuvalın içinde un değil silâh bulunduğunu açıklar. Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’tan Ankara’ya geleceğini, o gelince sönük Ankara’nın toz duman içinde kalacağını bildirip Müfide’yi güzel günleri beklemesini isteyerek evine gönderir.

(Hacıbayram Mahallesi, adını Hacı Bayram-ı Veli adına 1425 ya da 1427 yılında Mehmed bin Ebubekir Hamdani tarafında yaptırılmış olan camiden almış. Altındağ ilçesine bağlı mahallenin Bentderesi’ne bakan bölümü İsmet Paşa Mahallesi diye anılır.

> Selma Fındıklı, Ankara’nın Milli Mücadele dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki mekânsal yapılaşmasını, halkını, halkın bireysel, toplumsal yaşamını, ekonomik durumunu ve siyasal eğilim ve yönelimlerini bence son kertede başarıyla yansıttığı öykülerini 1998 yılında yayımlamıştır.

Karaoğlan Çarşısı’nın adı Oğuz Türkmen boyu “Karaoğlan’dan geliyor. Aynı adı taşıyan bir cadde ve bir meydan da var. 1918’den 1919’a yerleşimin yayıldığı alanda önemli bir değişim olmamıştır. Ancak, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelmesi beklenmektedir. Nüfusun büyük bölümü, özellikle genç nüfus Bağımsızlık Savaşı için hazırlık yapmaktadır. Sırtta taşınan un çuvalında un değil, silah bulunması bu hazırlığın yapıldığını simgeler. Öte yandan, 1919 yılının son ayında iki bölük
İngiliz askeri gelmiştir Ankara’ya. Enver Behnan Şapolyo’nun anlatımıyla, önce Ankara istasyonunu, sonra da “bir bölük kadar İskoçyalı askerler iri kadanalar üzerinde gözlerini Ankara kalesine dikerek” kenti işgâl ederler. İskoçyalı bir bölük Cebeci’de Demirlibahçe dolayına yerleşir. İngilizlerden sonra Faslı zabitler, daha sonra da, İngilizlerin Türklerle ilişkilerini incelemek ve Türklere Fransız sevgisini aşılamak amacıyla Fransız askerleri gelir. Fransızların komutanı karargâhını Birinci TBMM yapısının Taşhan’a bakan yüzündeki ilk odaya kurar. Mustafa Kemal Paşa 1919 yılı Aralık ayında Ankara’ya gelir. 1920 yılı Nisan ayında ilk TBMM toplanacaktır.)

Askeri Hastane / 1921

Askeri hastane Samanpazarı’ndadır. Cepheden sürekli olarak yeni yaralılar gelmektedir. Hastanenin hekimi Bahriye Binbaşısı “Padişah’tan aylık almak, Enver’in
kırıp döktüğü silahsız ordunun askeri olmak istemediği için
” bir gece Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nden kaçar, “Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gelmek yakışır adam olana” diyerek Ankara’ya kaçmıştır. Hastanede kendisinden başka bir sıhhiye memuru, bir de kapıda nöbet tutan gözü kara Anadolu kadını Kara Fatma vardır. Ve de yüzlerce yaralı. Ameliyat masasında kalmayıp yaşama tutunmaya çalışanlar. Yaralılar üst üstedirler. Yerde tahtaların üstünde yatmaktadır çoğu. Derken Mustafa Kemal Paşa gelir hastaneye. Durumu görür. “Kaç hastanız var?” diye sorar. “Altı yüz Paşa’m.. Ancak yüz karyolamız bulunuyor..” yanıtını alınca, “Şimdi size beş yüz yatakla karyola göndereceğim Doktor.. Hem iki saate kadar bunların hepsi kurulmuş olacak.. Yerde yatan bir tek er görmeyeceğim..” der ve gider. Gerçekten de, iki saat dolmadan yatak ve karyolalar yüklenmiş kağnı arabaları akar Samanpazarı’nın yokuşlu yollarından hastaneye doğru.

(Cepheden gelen yaralıların salt Samanpazarı’ndaki değil başka mekânlara
da yatırıldığını Enver Behnan Şapolyo’dan öğreniriz: (1921 yılının Temmuz ayında gerçekleşen) “Sakarya harbinde yaralılar Ankara’ya naklediliyordu. Bunların hafif yaralılarından bir kısmı (...) Taşhan’da yatırılıyordu. Bir kısmı da sanayi mektebine, bazıları da Türkocağı olan hastahaneye, Cebeci hastahanesine, bir çoğu da Yahudi evlerinde yatırılıyordu.” (Enver Behnan Şapolyo: Atatürk ve Seymen Alayı, Ankara Kulübü Yayınları No: 2, 1971)

Terzinin Kocası / 1925

Terzinin adı Esma. İnmeli kayınvalidesine bakmaktadır. Kocası elin yosmasıyla Arap illerine kaçmış, savaş bitinceye değin oralarda eğleşmiş, savaş bitince tutsaklıktan kurtulmuş olduğunu söyleyerek dönmüştür Ankara’ya. Savaştan artakalmış erkekler gelir ziyarete Esma’nın kocasına. Sağ kolu kopmuş Manifaturacı İhsan Bey, belini doğrultamayan yağ taciri Sunullah Efendi, ayağı aksayan kunduracı Cemal ve benzer başkaları...

İki kızını, Feride ve Saide’sini iğnesinin ucuyla kuyu kazarcasına araba dolusu çeyizle gelin etmiş terzi Esma, kocasının yalancılığını sokağa çıkıp bağıra bağıra bütün Taceddin Mahallesi’ne duyurmak isterse de, kayınvalidesi iki kızının babalarının yediği halt yüzünden koca evinde horlanmaları olasılığını öne sürerek engeller Esma’yı. Evlendiklerinin henüz onuncu gününde sokaktan ellerinde fenerlerle
geçen kalabalık “Mülteciler kahrolsun.. Sultan Reşat varolsun..” diye slogan atınca, damadın babası “Anlaşılan Abdülhamid Efendimizi hal’etmişler
diyerek özetlemiştir durumu. Sonrasında terzi Esma’nın kocası “benim kur’am askere alındı” yalanıyla, seferberlik öncesinde gecelerini geçirdiği Balaban Mahallesi’ndeki Topal Necmiye ile Arap illerine kaçar. Geri dönüşünü, İsmet Paşa’nın Lozan’da kafa tutmuş olmasından aldığı güçle tutsaklıktan kaçma cesareti bulmuş olmakla açıklar. Böylece, vatanına, ailesine kavuşmuştur. Uzun sürmez. Öykünün sonunda terzinin kocası tahta bavulunu alıp çekip gider gene. Gittiğini gören annesi ruhunu teslim eder.

(Taceddin Mahallesi, adını, buradaki Tacettin Sultan Camii, türbesi ve dergâhından almış. Kitabesinde yaptıranının asıl adının Taceddin İbrahim olduğu yazar. Taceddin İbrahim 1500- 1550 dolaylarında çok genç yaşta Anadolu’ya gelir ve Üftade Dergâhına katılır. İstanbul’da medrese eğitimi görür, Aziz Hüdai Dergâhında eğitimini tamamlar, Ankara’ya gönderilir. Sonraları İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy’un oturduğu evin alt katında oturur. Anılan ev Taceddin Dergâhı olarak da bilinir. Taceddin Sultan’ın türbesinin

de bulunduğu cami, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaptırılmış, 1826 yılında Sultan Abdülmecid tarafında restore edilmiş.

Taceddin Mahallesi, özellikle, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Ankara” romanında baş mekândır. Romanın kahramanları Selma Hanım ve ilk eşi Nazif Bey sonra Ankara’ya geldiklerinde Tacettin Mahallesinde kiraladıkları bir eve yerleşmişlerdir. Mahallelinin ve Selma Hanım’ın mahalledeki yaşamı dönemin Ankarasındaki toplumsal yaşam hakkında ayrıntılı bilgi verir.

Balaban Mahallesi, Bentderesi’ne inerken sol tarafta meyilli bir arazide yer alan Balaban Camiinden almış olmalı.

Lozan görüşmeleri Türkiye adına İsmet (İnönü) Paşanın katılımıyla 20 Temmuz 1922’de başlamış, bir ara kesilmiş, ikinci kez 23 Nisan 1923’te yeniden başlamış ve Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923’de imzalanmıştır.)

Altınlar / 1930

Samanpazarı semtinde tam yüzyılın başında doğup orada büyümüş gayrimüslimlerden, beşi kız biri oğlan altı kardeşin en büyüğü Lusi(‘cik)’in öyküsü. Babası Avram Efendi’nin Atpazarı’nda pabuç terlik onardığı kafes kadar bir dükkânı vardır. Annesi
zengin evlerine temizliğe, çamaşıra gider. Kalabalık nüfuslu aile yarı aç yarı tok yaşam sürdürürken, Lusi’cik, Kaleiçi’nde bir evi, Keçiören’de bir bağ evi olan Muhiddin Bey’in hasta eşi Hayriye Hanıma can yoldaşı edilir. Ne var ki Hayriye Hanım, “Kurtulacağım sizden kâfirin kızı.. Ailenden de.. Hepinizden..” diye nefretini sergiler sürekli. Mustafa Kemal Paşa’nın ülkeyi düşmandan temizlemek için Samsun’a çıktığını, yakında Lusi’cik ve benzerlerini de temizleyeceğini söyler. “Şark’ta yaptığınız zulümler yanınıza mı kalacak sandın?” diye konuşur. Hayriye hanım Lusi’cik’in kocasını ve babasında kalmış altınlarını alacağından korkmaktadır. Lusi’cik’i bırakıp karı koca Keçiören’deki bağ evine taşındıkları yaz Hayriye hanımın altınları çalınır.

Sonradan anlaşılacaktır ki, Lusi’cik’i kocasının gözünde karalamak amacıyla bir torbaya koyup mutfakta bir taşın altına saklamıştır. Hayriye Hanımın ölümünden sonra Muhiddin Bey Lusi’cik ile evlenir. Bir kızları bir de oğulları olur. Kızları Eliza İkbal Cumhuriyetin ilan edildiği gece doğar. Bir yıl sonra da Mano İbrahim dünyaya gelir. Gazi Mustafa Kemal kılına dokunmaz gayrimüslimlerin. Ne var, hizmetçilikettiği eve hanım olmasını komşular yadırgarlar. Bunun üzerine Kaleiçi’ndeki evi satıp Koyunpazarı’na taşınırlar. Keçiören’deki bağı da satmayı tasarladıkları sıralar, altınları bulurlar. Satarlar. Paranın yarısını Hilal-i Ahmer’e, yarısını da Himaye-i Etfal Cemiyeti’ne bağışlarlar. Lusi’cik, kocası Muhiddin Bey Taşhan’a kadar gittiği bir gün anlatır öyküyü.

(Samanpazarı, Ankara’nın en eski yerleşim birimlerinden biri. Kağnılarla taşınan samanların (ayrıca odun ve kömür) burada satılması dolayısıyla bu adı almış. Günümüzde Anafartalar Caddesi ile Talat Paşa Bulvarının kesiştiği meydan da Samanpazarı adını taşıyor. Hemen üstünde çevre köylerden getirilen koyunların satıldığı Koyunpazarı yer alıyordu. Ankara

yerli nüfusu Samanpazarı, Kaleiçi ve Hamamönü’nde oturuyordu.

O dönemde Etlik, Keçiören, Aktepe, Çankaya,>> Edebi haz verecek 8 öykü, yazarın 1996 Haldun Taner Öykü Ödülünü kazanan “Loş Sokağın Kadınları” başlığı altında toplanmış öyküleriyle birlikte Remzi Kitabevince 2014 yılında yeniden yayımlanmıştır.

Ayrancı ve Dikmen bağlarla kaplıydı. Samet Ağaoğlu “İlk Köşe” başlıklı “Edebiyat Hâtıraları”nda Milli mücadele yıllarında babasının Keçiören’de bir ev kiraladığını, daha sonra o bağlarda bahçesi çok büyük bir ev satın aldığını, ve ailece oraya yerleştiklerini anlatır. 1921-1936, tam on beş yıl boyunca bu bağlarda yaşadıklarını belirtir. Altındağ ilçesine bağlı bir mahalle iken, 1984 yılında ilçe olan Keçiören'in nüfusu 1 milyona yaklaşmıştır.)

“Dedemçeşmesi’nde Bir Gece..” / 1932

Serezli Bey kızı ile Ankara’nın şekerci esnafından Hamdi Efendi’nin kızları olarak doğan, annesi onu doğururken ölünce ve babası da savaşa katılıp dönmeyince bir başına kalıp on altı yaşından beri, yâni on altı yıldır çengilikle yaşamını sürdüren

Çengi Kamer’in, -- Deli Kamer’in öyküsü. Çengiliğe başladıktan kısa süre sonra mütareke imzalanır. Son yedi yıldır Ankara’nın Kamer’i diye anılmaya başlanır. Müşterileri hiç değişmez. Osmanlı döneminde oturak âlemine gelen beyler, ağalar gelir gene Kamer’in erkeklerin aklına başından alan raksını izlemeye. Cumhuriyet çelebileri ise “Ankara Palas’a gider onlar, kollarında tül şapkalı hanımlarla. Ya da Karpiç Lokantası’na.” Öykünün yaşandığı gece, rahmetli babasının dükkân komşusu Nusret Efendinin evinde düzenlenen oturak âleminde raks etmeye gelmiştir. Daha öce gittiği bağ evlerine göre epey sönük bir evdir. “Niye şaşırıyorum ki? Zengini âlâsı, gider Keçiören’de bağ kurar, Dedemçeşmesi’nin kırlarında işi ne? Tüccarın orta hallisi demek bunlar?

Gecenin sürprizi on dört yıl öncenin Dikmen tarafındaki bir akraba evindeki oturak âleminde Kamer’i izleyip tutulan bir muallimin o âlemde düşürdüğü küpesini getirmesi ve on dört yıldır başka hiçbir kadına bakmayacak denli Kamer’e tutkun olduğunu itiraf etmesidir. Kamer, bu tutkun muallimi, “Düğün gecem olacak bu benim” diyerek karşılıksız bırakmaz. Ertesi sabah penceresinden giden muallimin arkasından bakar, bıraktığı notu ise okumadan yakar.

(Önce de belirtildiği üzere, Ankara’nın dört bir yanı gibi Dikmen de bağlarla kaplı idi. Dedemçeşmesi nerededir, saptayamadım. Balgat’ta bir Dede Çeşmesi var. H.N. adlı bir Balgatlı’nın yakınmasını Yalçın Bayer aktarmıştı: “Balgat’ta oturanlar

iyi bilirler Konya Yolu’nun kenarında bulunan ve yapılış tarihi bilinmeyen Balgat Merkez Camii’nin yanında yapılan inşaatın temelinden Dede Çeşmesi’nin bir kolu bulunmuştu. Ama ne kol! Su fışkırıyordu. Ben de vatandaşlık görevimi yerine getirip hem Büyükşehir hem de Çankaya belediyelerine bildirdim. İki belediyenin de yetkilileri ilgilenmedi, oluk gibi akan su kanala verildi.” (Hürriyet, 29 Ocak 2007) Bir başka Balgatlı da, “Dede Çeşmesi bizim ‘deniz’imizdi. Az mı yüzdük orada” diyor internetteki yazısında. Bu bilgilere dayalı olarak oturak âlemini düzenleyen Nusret Efendi ve oğlunun bağ evinin Balgat’ta bulunduğu anlaşılabilir.

Karpiç Lokantası, Ankara’nın başkent oluşundan sonraki dönemleri anlatan yazıların, kitapların hemen hepsinde adı geçen lokanta. Rus göçmeni Georges Karpovitch lokantasını ilk kez Milli Mücadele döneminde Ankara’nın tek konuk evi olan Taşhan’da açar. Taşhan’ın yerine Sümerbank binası yapılınca şimdiki Merkez Bankası’nın yanındaki, şimdi orada da çok katlı bir iş merkezi bulunan Şehir Bahçesine, Şehir Lokantası adıyla taşınmıştır. Ne var ki, her zaman Karpiç diye anılmıştır. Karpovitch’e Karpiç adını Atatürk’ün verdiği söylenir.

Milli Mücadele’nin merkezi Ankara, Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olunca geleni-gideni geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artar. ‘Kalacak yer’ kıtlığı çekilir. Ulus’taki Taşhan’ın adı ‘Hotel d’Angora’ olmuşsa da, altı üstü bir ‘han’dır ve özellikle yabancı ülkelerden gelenlerin konuk edileceği eli yüzü düzgün bir yapıya ve işletmeye gereksinilmektedir. Belvü Palas adlı bir otel daha yapılmışsa da, istenilen nitelik düzeyinde değildir. Dolayısıyla, Atatürk’ün isteği üzerine, TBMM’nin karşısında bir otel yaptırılır. Ankara’nın Cumhuriyet kurulduktan sonraki ilk çağdaş otelinin projesini Mimar Vedat Tek yapar. İnşaat başladıktan sonra Vedat Tek Evkaf İdaresi ile anlaşmazlığa düşer

ve işi bırakır. Yapımını Mimar Kemalettin Bey’in tamamladığı otel 1927 yılında hizmete girer. Önceleri Vakıf Oteli adı konursa da, bu ad ‘Ankara Palas’a değiştirilir. İşletmesi Fransızlara verilir. Ne mutlu ki, bu yapı hala ayaktadır/hayattadır. “Devlet Konukevi” olarak hizmet vermektedir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Ankara” romanında Ankara Palas’taki baloya katılanlarla, -- otele davetli olanlarla, davetlileri izlemek üzere otelin önünde birikenler arasındaki farkı, dışarda toplananların aralarındaki konuşmaları aktararak anlatmıştır. Kamer’in çengiliğe başlamasından kısa süre sonra imzalanan mütareke, Limni adasının Mondros Limanı’nda demirli Agamemnon zırhlısında 30 Ekim 1918 akşamı imzalanan ve Mondros Mütarekesi adiye anılan antlaşmadır. Bu antlaşma ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermiştir.)

“Çerçinin Düşleri..” / 1936

Çerçi, evlendiği “yanaşma Makbule”yi gelinliğinden soyunmak bile kısmet olmadan yitirdikten sonra yirmi üç yıl yas tutan, -“gül üstüne gül koklamayan” Tespihçi Yakup’un oğlu Ali. Seferberlikte bile asker edilmemişken kırk beşine geldiğinde askere alınınca, karşı çıkan babasına, “Asker kırıldı yıllar yılı.. Kemal Paşa neylesin? Hem o da aşmış kırkını.. Of demeden koşar cepheden cepheye.. Bizler kim oluyoruz öyle

bir devletlinin yanında?” der. Şimdi (1936) sırtını Namazgâh Tepesi’ne verip Gazi Caddesi’nde bir kestane ağacının altına oturup açar sergisini. Ve “kapkara yeldirmeli, iri yarı anasının arkasında aşıboyası renginde ince mantosu, çarkıfelek nakışlı çoraplarıyla” geçecek olan genç kızı beklemeye koyulur. Karaoğlan Çarşısı’yla, hanlarıyla, hamamlarıyla, asıl Ankara sağ yanda kalmışken onlar sola; yeni kurulmakta olan kibarlar semtine, Yenişehir’e doğru yürüyüp giderler. Oysa, Gazi Paşa’nın devlet ricalinin oturduğu Yenişehir’in insanları olmadıkları, Kaleiçi’nden ya da Hisarönü’nden geldikleri
bellidir. Öykünün sonunda anlaşılır ki, o kız Çerçi Ali’nin imgelemindeki Makbule’dir. O kızın gerçek olmadığını, kendisini, “bu caddede bir daha sergi açma sakın.. Devlet erkânının yoludur burası.. Gazi Hazretleri bile geçebilir her an..” diye uyaran inzibat neferi ortaya çıkarır. İnzibat neferi, serginin arkasına düşen ve uzayıp giden Katolik Mezarlığı’nı gösterip “Zaten çok sürmez, inşaat başlar buralarda.. Radyoevi yapılacakmış mezarlığın yerine.. Bilmem kimin evi olacaksa artık..” diye açıklayarak, sergisini başka yerde “arka sokaklarda” açmasını salık verir.

(Bu öykü, Ankara’nın kale ve çevresinin dışına yayılmakta olduğunu betimler. Kaleiçi ve/
ya da Hisarönü’ndeki mahallelerin sakinleri, mahallelerinden çıktıktan sonra Karaoğlan Çarşısı’yla, hanlarıyla, hamamlarıyla, asıl Ankara’ya sapacak yerde Ankara’nın yeni kurulmakta olan semtine doğru yürümektedirler. Yenişehir, Ankara başkent olduktan sonra kurulmasına karar verilen ve Sıhhiye Meydanından başlayarak Güneye doğru uzanan alandaki

kentin adıdır. 1924 yılında Ankara Şehir emaneti kurulur. Şehir emaneti iki milyon 86 bin lira harcayarak memurlar için Yenişehir’de 198 ev yaptırır. Memurlara sekiz yılda ödenmek üzere taksitle verilen bu evler, Yenişehir’de toplu olarak kurulan ilk mahalleyi oluşturur. İki bin beş yüzer liraya mal olan evlere rağbet eden pek olmaz. Daha sonra, Yenişehir’in bir bölümü sahiplerinden satın alınarak metrekaresi birer liradan, ev yaptıracaklara satılır. Altan Öymen, “‘Yoktan var edilmiş ilk şehir’ sözü asıl, Ankara’nın Yenişehir bölümüne uyuyordu. Eski Ankara’da da, yeni yapılan birçok bina vardı ama şehrin tarih olmuş evleri de yerinde duruyordu. Yenişehir ise, Ulus’tan Çankaya’ya doğru giden bozkırın ortasındaki bomboş arazide, gerçekten “yoktan var” edilmekteydi.(...) Yenişehir, Ankara’nın ilk devlet yapılarından biri olan Sağlık Bakanlığı’ndan (o zamanki adıyla Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekaleti’nden) sonra başlardı. ‘Sıhhiye’ durağından konutlar bölgesine girilirdi. Konutlardan bir bölümü iki katlı, en fazla üç katlı, bahçe içinde evlerdi. Bir bölümü de, en fazla dört beş katlı apartmanlar.” Diye anlatır anılarında. (Altan Öymen: Bir Dönem, Bir Çocuk, Doğan Kitap, 7. basım, İstanbul 2002) Gazi Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı verilmeden önce Atatürk Bulvarı Gazi Caddesi olarak adlandırılmıştı. Gerçi bu soyadı 27 Kasım 1934 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan yasayla yürürlüğe girmişti ama, yazar Gazi Caddesi adını yeğlemiştir. Belki de 1936 yılında Atatürk Bulvarının adı hala Gazi Caddesiydi!

Öykünün yerleşimin coğrafyası açısından ilettiği bir öteki ilginç bilgi, bugünkü radyoevinin yapılmış olduğu arazinin o sıralar Katolik Mezarlığı oluşu!

“Ankara’nın en eski ve en meşhur semtlerinden biri de Namazgâh’tı. Bugünkü Türk Ocağı ile Etnografya müzesinin bulunduğu sahayı içine alan bu tarihi semt, o zaman tamamen mezarlık olup, ortada büyük bir musalla taşı vardı.

Cenaze namazları, yağmur duası ve ekseriya cuma namazları da burada kılınır; hoca vaaz verir ve hutbe okurdu. Bundan ötürü bu semte Namazgâh denilirdi.” (Şeref Erdoğdu: Ankaram, Kültür Bakanlığı, Ankara 1999)

“Erzincan’ı Dolan Gel..”/ 1944

Erzincanlı bakır ustası Ethem, 18 yaşındayken Halit Paşa’nın milisleri sâyesinde Ermeni çetelerinin ‘kıyamında kurtulan, o olay sırasında tanıştığı Nedime’sini ve Nedime’den doğma Aliye, Akile, Mahmut ve Atiye adlı çocuklarını, ablası Gülizar ile onun üç yavrusunu Erzincan depreminde yitirmiştir. Deprem sonrasında kalan canları devlet Çukurova’ya yerleştirirse de, Ethem’in annesi İsmet Paşa’nın kanadı Gazi Paşa’nın gölgesi altında olmak için Ankara’ya gelmek ister. Ethem bakırcılık sanatını Samanpazarı’ndaki dükkânında sürdürür. Gene annesinin “Ölmeden yeni bir torun göster” ısrarı üzerine ikinci kez evlenir. Yeni eşi Ankara’nın Bentderesi’nden Şükriye’dir. Çiftin Ülker adlı bir kızları olur. Ülker henüz dört yaşındayken, bir akşam yemeğe oturacakları sırada, Ethem petrol lambasını yakma girişiminde bulunur. Şükriye “Yakma sakın” diye seslenir. Sonra da açıklar: “Komşu radyodan dinlemiş ajans haberlerinde.. Karartma yapılacakmış artık geceleri.”

(Karaoğlan Caddesinden sola açılan cadde Bentderesi’ne iner. Ankara Kalesi, Elmadağ’dan gelen ve kalenin dibinden akan su, yani Hatip Çayı ve Karaoğlan Caddesi arasında kalan kesimi, Hatip Çayı üzerine bir dönemde sulama ve taşkınları önleme amacıyla yapılan bet dolayısıyla Bentderesi diye anılıyor.)

Selma Fındıklı, Ankara’nın Milli Mücadele dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarındaki mekânsal yapılaşmasını, halkını, halkın bireysel, toplumsal yaşamını, ekonomik durumunu ve siyasal eğilim ve yönelimlerini bence son kertede başarıyla yansıttığı öykülerini 1998 yılında yayımlamıştır.

“Ankara İstasyonu” 80 yıl öncesinin, “Erzincan’ı Dolanda Gel” öyküsü 54 yıl öncesinin Ankarasına ayna tutar. Öykülerdeki kişiler, kişiler arasındaki diyaloglar, kişisel ilişkiler kurmacadır doğal olarak. Ama gerek yerleşimin mekânsal yapılanması, gerekse kent mekânındaki yaşantı, toplu yaşamın acı tatlı sürümleri, toplumsal eğilimler, yönelimler, uzlaşmalar ve çatışmalar “aslına uygun”dur. Dolayısıyla, “Yeni Başlayanlar için Ankara” dosyasında Fındıklı’nın 1998 yılı İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülüne değimli bulunmuş öykülerinin yer alması, Cumhuriyetin başkentinin ilk yılları hakkında bilgi edinme fırsatı sağlayacaktır sanırım. Edebi haz verecek 8 öykü, yazarın 1996 Haldun Taner Öykü Ödülünü kazanan “Loş Sokağın Kadınları” başlığı altında toplanmış öyküleriyle birlikte Remzi Kitabevince 2014 yılında yeniden yayımlanmıştır. (Bendeki kopya 2014 tarihlidir.)

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış