Oysa şimdi öyle mi? Bir daha hiç kimse Beş Şehir gibi bir kitap yazmadı Türkiye’de. Ta ki, Manguel 2016 Şubatında, (Tanpınar’ın İzinde) Beş Şehir’ini1 yayınlayana kadar. Hiçbirimizin cesaret edemediği bir şeyi yaptı ve Arjantin’den gelip Tanpınar’ın yazdığı kentlere yeniden giderek, kendi Beş Şehir’ini yazdı ve yayınladı. Böylece Tanpınar, dünyanın öbür ucundan bile tepki aldığını görememiş oldu.
Ne Tanpınar’ın Beş Şehir’i ile ne de Manguel’in Beş Şehir’i ile ilgili bir şey yazmayacağım. Sadece Ankara’ya bakmak ve kentin üzerinde düşünmek yeterli olacak galiba. Tanpınar ile Manguel’in Ankaralarını da karşılaştırmayacağım. Ancak, Manguel’in Ankara’sı üzerinde birlikte düşünmek yararlı olacak.
Tanpınar’ın Ankara’yı kaç yılında yazdığı çok net değil. Beş Şehir’deki kentlerin hepsinde yaşamış Tanpınar ve yaşarken yazmış bu kentleri. Bunlar, süreli yayınlarda yayınlanmış, sonra da kitaplaşmış. Ankara için yazdıkları, 1930’lu yıllar ile ilgili olabilir gibi duruyor. Manguel ise, belli ki, Ankara’yı yakın zamanlarda, birkaç yıl önce ziyaret etmiş. Yani Manguel’in Ankara’sı, bugün içinde yaşadığımız kenti anlatıyor.
Manguel, “Hikaye anlatıcıları geçmişi kelimelere döker, bir ülkeye, bir şehre, bizim kimlikleri olarak kabul ettiğimiz maskeler verir, ta ki yeni bir hikaye anlatıcıları kuşağı maskeleri çekip çıkartarak, onların yerine başkalarını koyana ve tanıma ve onaylama çevrimi yeniden başlayana kadar. (sf.23)” diyor. Bir hikaye anlatıcısı olarak Manguel’in Ankara için uygun bulduğu maskelere bir göz atalım.
Bir kenti anlatmak ne kadar zor
olabilir?
Görüyoruz işte, Solfasol, yayınlanmaya başladığından beri bunu yapmaya çalışıyor ama her şey bölük-pörçük, yarım-yamalak, hiç biri güvenilir olmayan binlerce tez, kentin niteliklerine, kimliğine ve ne anlamı olduğuna dair... Belki “çok fazla içeriden” bakmaya çalıştığımız için, pek de belirgin bir şey söyleyemiyoruz kente dair. Ya da hiçbir nitelemeyi yeterli ve gerektiği kadar güvenilir bulamıyoruz bir türlü...
Manguel ise, Julius Caesar gibi, gelmiş/ bakmış ve yazmış/ yayınlamış. Söylemiş, kendi Ankara’sı üzerine düşüncelerini... İşte bunların içinde, tartışılmaya değer ilginç önermeler var. Bazen dışarıdan gelip, kente belli bir uzaklıktan bakmak, sonra içine girip, sokaklarında biraz gezmek, birkaç kişi ile konuşmak veya sokaktan geçenlerin yüzlerine bakmak, kentin müzelerinde, bürokrasinin mekanlarının arasında gezinmek vb... bir kenti tanımak için, içeriden bakmaya göre, farklı avantajları olan bir yöntem olabilir. Dışarıdan bakan, bazen daha önce hiç fark edilmemiş özellikleri sezebilir, ya da daha önceden bilinen bazı sezgileri, pekiştirebilir/ güçlendirebilir
veya doğrulayabilir. Manguel’in önermeleri bakımından, belki daha çok bu ikinci tür katkılardan söz edilebilir... Onun sezdiği kentsel örüntüler de, içerden yaşayarak gözlemlenen özellikler/ nitelikler ile örtüşüyor. Bunlar, şöyle sınıflandırabilir:
Kentin kimliği, sahip olduğu nitelikler ile ilgili olanlar
“Şehirler mecazi kimlikler edinirler. Oyunbaz çocuk gibi olan şehirler vardır (Sydney, Salzburg, San Francisco) bir babalık (Hamburg, Torino, Madrid) ya da annelik hissi yaratanlar (Venedik, Lima, Krakow)... Kimileri
ise hiçbir aşina imaj uyandırmaz (Taipei, Los Angeles, Tokyo). Ankara baba gibi bir şehirdir, ama belli otoriter bir mesafe koyar.” (sf.18)
“Başkent olmaya zorlanan diğer şehirler gibi- Canberra, Ottowa, Brasilia- Ankara’nın düzenli bir yanı var. Evden ziyade büro, ille de doğru olmayan bir saati izleyen ve büro pencerelerinden şehrin parklarını gören bürokratlar tarafından, renkli cam duvarlar arkasından yönetilen bir yer. Ankara’da her şey ... gizli bir bürokratik hiyerarşiye ait gibidir; stratejik bir merkez olarak değil de, büro işleriyle ilgili bir merkez olarak.” (sf.17)
“Ankara’nın olağanüstü özelliklerini göstermedeki bu isteksizliğinin de, belirli bir evrensel niteliği vardır.” (sf. 16)
“Ankara verimli değildir. Yüzsüz değildir, cana yakın değildir.” (...) Ankara, ... sunumları bu kadar aşikar olmayan ... daha gönülsüz şehirler grubuna aittir.”
“Ankara, birbirine rengarenk ipliklerin karmaşık sonsuzluğu ile bağlanmış olan, bir çağlar ve tarzlar düğümü. Aynı zamanda bilmecelerle dolu bir şehir.” (sf. 22)
“Ankara Türkiye’de ziyaret ettiğim yerlerin en ketumu, en sınırları belli olmayanı, merakıma karşı en nüfuz edilmez olanı.” (sf. 15)
“... size kim olduğunu ele veren anlık bir bakış bile sunmaya tenezzül etmeden önce, ona alttan alta kur yapan ve Ankara’yı arayıp bulan siz olmalısınız.” (sf. 15)
Bu değerlendirmelere baktığımızda, kentin ne kadar kapalı ve dışlayan, kolayca içine almayan ve dışarıdan gelenlere neşeli hiçbir şey sunmayan/ sunmak zahmetine girişmeyen bir toplumsal ve kültürel atmosfere sahip olduğu düşünülebilir. Manguel diyor ki bize, Ankara kendini beğendirmeye çalışan bir kent değil. Oraya, herhangi bir biçimden bir mecburiyetten ötürü geliyorsanız, Ankara, sanki bunu önemsemeye niyetli değil gibi. Onun öyle, dıştan bakınca hemen sevmek için sunulacak bir şeyi yok. Belki zaten sevilecek hiçbir şeyi de yok. Ankara’da sevilecek olanı siz kendiniz keşfetmek, ya da sevebileceğiniz hiçbir şey yoksa, bunu yaratmak zorundasınız.
“Türkiye’nin diğer yerlerinden insanlar, Ankara’ya reddetme, ya da alay etme arası bir şekilde tepki gösterir.” diyor Miguel. Bu tepki, Ankara’ya dışarıdan gelenlerin, ancak çok isterse değiştirmeyi başarabileceği güçteki bir tepki olsa gerek.
“Türkiye’nin diğer yerlerinden insanlar” dediği Manguel’in, ya kalıcı bir göç /yerleşmek amacıyla gelenler, ya da geçici bir zorunluk (memur tayini, okul/ üniversite eğitimi vb) nedeniyle kente gelmiş olanlar. Buna belki, bir de politikacıları eklemeliyiz. Devletin politik gücünü ellerine almak için veya iktidardaki politik güce yakın durabilmek için Ankara’ya gelmiş olanlar... Bu gün gördüğümüz Ankara’yı yapanlar, galiba işte bu insanların toplamı. Ankara’ya gelmiş ama bu kenti sevmemiş, ya da Manguel’in dediği gibi “ona alttan alta kur yapan” bir davranış geliştirmeye gerek görmemiş, ya da kur yapamamış insanların biçimlendirdiği bir yer sanki Ankara.
Bürokratların ve camdan ve bu nedenle hafif ve saydammış gibi duran, ama renkli/ aynalı bir cam olduğu için arkasını göremediğiniz ve o bürokratik labirentlerin, ne olduğuna dair hiçbir bilgimiz olmayan bir devlet binaları kalabalığının kenti burası. Bir bürokrasi kalesi gibi. Bu bürokrasinin de tepesinde, rövaşist bir politik hevesle gelmiş (aslında Ankara kentinde somutlaştırılmaya çalışılmış laik ve modernist ama otoriter ideolojinin rövanşını almak isteyen), devlet ve belediye yöneticileri var. Ankara bu nedenle, başka hiçbir kentte olmadığı kadar, bu meydan savaşının/ rövanşın arenası, hesaplaşmaların şiddetle sarstığı ve hırpaladığı bir kent. Bütün bu olgular, kenti/ Ankara’yı anlamayı ve sevebilmeyi güçleştiren ögeler.
Kentin bugüne ait özellikleri bakımından da, söylediği bir-kaç söz var Manguel’in:
Tanpınar’ın aksine Manguel’in ilgisini pek çekmiyor, o “badem biçimli” gerçek kale... Şöyle diyor: “Tanpınar’ın Ankara’da gördüğü katmanlı tarih, bugün artık sokaklarda mevcut değil ve yerini yirmilerde İtalyan mimarların inşa ettiği güzel barok bina sıralarıyla, otuzlarda Alman mimarlarının inşa ettiği çirkin modernist bina blokları sırlarına bırakmış.” (sf 19)
Ama tarih burada bitmemiş elbette. İtalyan ve Alman mimarlarından epey sonra, küreselleşmenin müteahhitleri ve mimarları, cam ve beton kuleleriyle gelmişler ve Ankara’nın hem kamusal yapılarını hem konutlarını, hem de bürolarını ve ticaret alanlarını, bu gösteri toplumunun tüketimi için icat olmuş stil ile donatmışlar ve donatamaya devam ediyorlar. Manguel: “Bugün Ankara, Atatürk’ün hayal ettiği ülkenin başkenti, kesinlikle batılı görünüyor. “(sf
22) diyor, ama bu görünüş Dubai’de de, Mumbai’de de, Şanghay’da da olabilen bir Batı. Daha doğrusu, onların silik ve özentili bir kopyası olmaya çabalayan bir Batı... Şimdiki maskesi de bu, Ankara’nın...
1Alberto Manguel (2016), Tanpınar’ın İzinde Beş Şehir Ankara İstanbul Erzurum Konya Bursa, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul
Yorumlar (0)