Özgür Ceren Can (ÖCC): ODTÜ Oyuncuları’nın diğer üniversite topluluklarından ne farkı var?
Semih Ali Aksoy (Sali): ODTÜ Oyuncuları bürokratik olarak ODTÜ Kültür İşleri’ne bağlı, öğrencilerin çoğunlukta bulunduğu bir topluluk. Herhangi bir öğrenci topluluğu düşüncesiyle gelenler genelde buranın yoğun ve disiplinli temposuna alışamıyorlar, çünkü burası aynı zamanda bir tiyatro. Hem bir öğrenci topluluğu hem bir tiyatro
olarak örgütlenen ODTÜ Oyuncuları’nın “ustaca işler” üretme iddiası var.
ÖCC: Örgütlenmenizden bahsedelim biraz. Mesela oyuncu seçimi nasıl oluyor?
Sali: Bizim toplulukta “tek tek sahneye çıkıyoruz ve ritim deniyoruz” gibi herhangi bir seçme yok Her sene bu yoğun tempoya ayak uydurabilen, önceki senelerden devam edenlerle birlikte, yaklaşık 30 ila 50 kişi çıkıyor. Bu topluluğun disiplinine ayak uydurabilen, kültürüne ve muhabbetine uyabilen, tiyatro yapma biçimini içselleştirebilen insanlarla yola devam ediyoruz. ODTÜ öğrencisi olmak gibi bir kısıtlama yok, hatta öğrenci olmak diye bir kısıtlama yok.
Erdal Ozan Metin: ODTÜ Oyuncuları’nın muhabbetini bozacağını ya da tiyatroda bulunmasının tiyatronun yararına değil de zararına olacağını hissettiğiniz insanlar çıkıp geldiği zaman ne yapıyorsunuz?
Sali: Ben yedi sekiz senedir topluluktayım, topluluktan “çıkartma” diye bir tavra istisnai durumlar dışında hiç rastlamadım. Sadece topluluğa yeni gelen herkesin eğitim çalışmaları döneminde belli bir disipline ulaşmasını bekliyoruz. Eğer bu disipline “Bu şekilde devam edersen sahne üstü veya arkası herhangi bir sorumluluk alamazsın” gibi bir söylemimiz oluyor.
İlk dönemki çalışmalarda özellikle yeni gelenler bu disipline alışıyorlar.
ÖCC: Bu topluluk tiyatro yapma biçimini kolektif olarak tanımlıyor. Peki, rejiyle ilgili kararlar ortak mı alınıyor? Farklı alanlarda uzmanlaşmış kişilerin inisiyatif aldığı oluyor mu?
Sali: Bizim şöyle bir prensibimiz var: ODTÜ Oyuncularında tiyatro yapmanın tek yolu sahne üzerine çıkmak değil. Burada bütün işleri bir şekilde bu grup yapıyor: reji, dramaturgi, dekor, ışık, müzik, aksesuar, kostüm ve makyaj tasarımları... Nerdeyse bütün işleri bu ekip ve bize destek olan eski ODTÜ Oyuncuları yapıyor. Bu anlamda kolektif bir yapı ama topluluk kendi içerisinde biraz dallanıp budaklanıyor, bu bizim tercih ettiğimiz de bir şey. İnsanlar ilgi duydukları ve daha iyi becerdikleri şeylerle uğraşıyor. Herkes her işe destek olabiliyor ama işin sorumlusu o işi tasarlayan, o işin dağıtımını yapan, o konuya emek vermiş, ilgili, istekli, becerebilen kişiler oluyor. Böyle bir görev dağılımı var.
Alper Güney: Neredeyse herkesin her iş hakkında ufak da olsa bir fikri oluyor. Zaten sahne üzerindeyken arkada dönen şeyin farkında değilsen o çok yürümüyor yani. O yüzden herkes herşeyin ufak da olsa içinde bulunuyor.
ÖCC: Oyunu nasıl seçiyorsunuz?
Ozan: Ben Momo’yu hiç istemiyordum diyenler var mı
mesela?
Alper: Aslında her sene farklı oluyor oyun seçme süreçleri. İlk dönemki eğitim çalışmaları sonunda topluluğun eski üyeleri, bir oyun havuzu oluşturur. Bu oyun havuzundaki oyunlardan “ben bunu yapabilirim” diyen bir oyun seçer. Grupla değerlendiririz ama en son kararı bu oyunu yönetebilecek kişilere bırakırız ve son kararı o verir. Yaklaşık olarak böyle bir süreç ilerliyor. Geçtiğimiz yaz Hortaklı Köy Yaz Atölyesi adında Sali’yle beraber ritim ve hikâye anlatıcılığı üzerine bir atölye yaptık ve atölye sonunda da gelecek sene için tartışılabilecek oyun önerilerimiz oldu. Herkes istediği kadar açık düşünebilirdi, mesela ben Kafka’dan Duruşma’yı önermiştim. Momo sanırım Ali’nin fikriydi. Başka pek çok oyun önerisi vardı. Tartışılmaya devam edildi, sonra Eylül ayı gibi Momo’yu oynayacağımız kesinleşti. Eğitim çalışmalarının planlanmasında da bize yardımcı oldu oyunun daha önceden belli olması. Geçen sene Barut Fıçısı’nı oynadık. Son üçe kalan oyunların ne olduğunu hatırlamıyorum ama biri oydu ve ben onu istemiyordum. Yine de bunun kararını oyunu yönetecek kişilere bırakmak zorundasın çünkü onlar daha çok inisiyatif alacaklar. Bu sene de Sali’nin böyle bir işin altına girebileceği neredeyse herkes tarafından biliniyordu ama kendisi bunu herkese açıklamadan çok da “Ali yapıver” demiyorduk.
Ozan: Oyun seçiminizde ülkenin ve dünyanın siyasal iklimi ne kadar etkili oluyor? Momo’nun çok masalsı kalabileceği gibi bir tereddüt oldu mu?
Gamze Karaca: Emek süreci, eşitsizlik ve sömürü ilişkileri gibi daha toplumsal konular üzerine, biraz daha sözümüzün olduğu bütünsel süreçler üzerineişler yapmaya özen gösteriyoruz. Bazen çok denk düşmeler oluyor. Coriolanus oynadığımızda Arap Baharı oldu mesela. Mezbahaların Kutsal Johanna’sı senesinde Soma Katliamı oldu, Barut Fıçısı’nda patlamalar oldu. İster istemez zaten ülke gündemini bir yerinden tutuveriyor oyun. Özellikle gündemi takip etmeye çalışmıyoruz ama genel bir sözümüz var ve bir yerden o söze de ulaşmaya çalışıyoruz. Momo bunun biraz daha az görünür olduğu bir oyundu.
Hem hikayesi, hem atmosferi bizim şimdiye kadar oynadığımız oyunlara, tartıştığımız şeylere dokunuyorduysa da bu çok açık şekilde değildi. Ama dramaturji sürecinde kapitalizmden, moderniteden, neo-liberalizmden çok bahsettik, metni bu çerçevede de anlamaya çalıştık. Bu kavramlar üzerinden müdahalelerimiz de oldu aslında.
Sali: Tam da böyle bir zamanda Momo gibi bir oyuna ihtiyacımız olduğunu düşünüyordum. Oyunu sonbaharda seçtiğimizi düşünün ve Suruç’tan itibaren bugüne gelin, öyle bir süreçti. Gezi sonrası süreçte Türkiye’nin belli bir kesiminde büyük bir umutsuzluk oluştuğunu düşünüyorum. Momo’daki o masalsı dünyaya,
o naifliğe ve o terapiye belli bir noktada ihtiyacımız olduğunu hissettim. Ne kadar distopik, karanlık günler geçiriyor olursak olalım, dostluğumuzdan dayanışmamızdan vazgeçmezsek belki de daha iyi günlere ulaşabiliriz... O yüzden evet
konjonktürle alakası var seçimin. “Şu anda şu var, bu oyun bunu anlatıyor” gibi değil, o işlemiyor zaten, o zaman oyunu çok ittirmiş oluyorsun bir yerlere. Bu daha çok oyunu bulunduğun konjonktürün içinden anlamaya çalışmak.
Ozan: Siz ODTÜ Oyuncuları seyircisini tanıyorsunuz. Peki, seyircinizin aşağı yukarı ne düşünüyor olduğunu bilmek sizi nasıl etkiliyor?
Sali: Seyircini bilmek, anlattığın insanları tanımak bence önemli birşey. Çünkü tiyatronun, “ben oyunumla şunu anlatıyorum, herkes de bunu anlıyor” gibi evrensel bir niteliği yok bence. Bu kültürel birşey. Anlatmak dinlemekten bağımsız bir eylem değil, tam da seyirciyle oyuncu arasında bir yerlerde, ortak bir an’da oluşuyor. Dolayısıyla seyirciyle beraber, birlikte yeni bir dünya hayal edebilmek, aradığın etkinin
nasıl oluşacağını aşağı yukarı hissedebilmek için seyirciyi biraz tanımak gerekiyor. Ama bu yaptığın iş başka insanlara hitap edemez demek değil. Amfide görmeye çok alışık olmadığımız insanların gelip oyunu izlediklerini, oyunun dünyasına ama şöyle ama böyle ortak olduklarını ve olumlu olumsuz görüşlerini arkadaşlarıyla paylaştıkların duyuyoruz mesela.
ÖCC: Oyun seçimi süreciniz birbirinize ve seyircinize duyduğunuz güveni de işaret ediyor bence. Bu kolektif ruhu baş üstüne tutalım tabii ama kişisel Momo deneyimlerinizden de bahsedelim biraz. Gamze Momo’yu oynamayı kendi mi seçti? Diğerleri ona “Senden güzel Momo olur” mu dediler?
Sali: Çoğu tiyatroda olduğu gibi kast gergin birkonu. Geçtiğimiz iki üç senede de buna dair birkaç problem yaşadık. Bu sene oyuncuların odağını bireysel kastlarından cok, oyunun bütününe odaklamaya her zamankinden daha da fazla dikkat etmeye çalıştık.
Gamze: Momo başlangıçta benim için kafa karıştırıcı bir roldü. Kitabı ilk okuduğumda ister istemez Momo’ya bir tür süper güç atfetmiştim. Yüz yaşında olduğunu söylüyor, “Hatırladığım kadarıyla hep vardım” diyor, hikâyenin dünyasında inanılması güç şeyler değil bunlar. Özellikle dinlemek konusu beni çok düşündürdü, hâlâ da düşündürmeye devam ettiğini söyleyebilirim. İlk okuyuşta “Momo’nun özel biri olduğu nasıl verilebilir ve bu nasıl bir özel olma halidir?” soruları çok kafamı kurcaladı. Daha sonra beni çok rahatlatan şey Momo’nun çok oyunbaz olduğunu keşfetmekti. O konuda dekorun, müziğin ve genel atmosferin çok yardımcı olduğunu düşünüyorum.
Bu oyunbazlık Momo’ya yaklaşmamı sağladı, herhangi bir süper gücü karakterin kendisinden ziyade oyunsuluğunda, başkalarıyla kurduğu ilişkide aramama imkân sağladı. Momo çok sıradan biri. Diğer çocuklardan farkı bir ailesinin olmaması. Yuvadan geldiğini düşünüyoruz öyle veriler var kitapta ama
bir aile formasyonunun içinden çıkan biri değil. O normlardan, sosyal koşullanmalardan biraz azade büyümüş. Sıradan ve koşullanmamış olma hali ona çok dolaysız bir iletişim kurma becerisi veriyor. Kafasında hiç tanımlı şeyler, önkabuller yok. O yüzden herkese aynı ilgi ve açıklıkla yaklaşabiliyor.
ÖCC: Nasihat yok kafasında...
Gamze: Birini dinlerken etrafa çiçekler saçtığı için değil de, tanımlara ihtiyaç duymadan birini dinleyebildiği için özel. Dinlediğini başka bir yere çarptırıp, başka bir süzgeçten geçirip o şekilde anlamıyor. Olabildiğince dolaysız. Ve bu da insanlara farklı gelen bir şey. Çünkü artık birbirimizi böyle dinlemiyoruz. Momo anlamak istiyor, temel motivasyonu o.
ÖCC: Ben oyuna gelemeden önce Momo ve “dinlemek” üzerine bir şeyler okudum ve nasıl dinliyor acaba diye merak ederek geldim. Baktım, yöntem olarak herhangi bir çocuk gibi dinliyor: şaşkın, meraklı ve istekli. Ayırt edici olan bir şey de belki dinlemeye zaman ayırma cesaretini göstermesi. Zaman kaybetmekten ve duyacaklarının hissettireceklerinden korkmuyor.
Gamze: İnsanları dinlemeye değer bulması da çok önemli. Bir zamanlar deneyimlediği, az çok hatırladığı bir ihtimali hatırlatıyor seyirciye.
ÖCC: Başka kim anlatmak ister Momo serüvenini? Onur Bilen: Bu sene benim üçüncü senem. ODTÜ Oyuncuları’nda geçirdiğim en iyi yıldı diyebilirim. Bütün ekibin oyunu sahiplendiğini ve oyunun enerjisini taşıdığını düşünüyorum. Karakterim Gigi’nin bana benzeyen yanlarını tutup benzemeyenleri ayrıştırmak benim için zordu. Gigi’den uzaklaştığım zamanlar da oldu. Sonra Gigi’yi anlamaya çalıştım, hala bir çocuk mu yoksa çocukluğun ardında gizlenen bir yetişkin mi diye. Momo ile ilişkisini irdeledim. Çünkü sadece Gigi değil tüm karakterler Momo’nun yanında aslında olmak istedikleri kendileri oluyorlar. Gigi’nin de hayal kurmak ve hikayeler anlatmak hevesi öne çıkıyordu. Bu hevesi saklı tutup, deneye yanıla karakteri ortaya çıkarttım.
ÖCC: Onur, oyuna müzik konusundaki katkından da bahseder misin biraz?
Onur: Oyunun enerjisine uygun ritmi bulma mevzusu kafamı kurcalıyordu. Onun haricinde oyunun anlatıcı yapısı gereği bir canlı müzik olması oyunu çok besleyecek, değerini artıracak bir unsur olacaktı. İki yıldır canlı müzik yapıyoruz zaten oyunlarda. Buna dair senenin başında bir müzik havuzu oluşturma, kim müzikle ilgilenmek istiyorsa onların buluşmaları, enstrümanlara ve teorik bilgiye dair çalışmalar, ufak tefek atölyeler devam etti. Oyundaki müziklerin tamamı bize ait. Topluluğun eskilerinden Uygar Erkuş beste ve müzik yönetmenliği kısmında bizi biraz itekledi, onun da katkısıyla oluştu oyun müziği.
Seran Yazıcı: ODTÜ Oyuncularının temelini oluşturan şeyler: aktarım, sahiplenmek ve önemsemek. Biz birçok şeyi okuyarak ya da bir yerden görerek öğrenmiyoruz. Daha çok aktarımlarla ve deneyimleyerek öğreniyoruz. Hepimiz nerdeyse bütün taşların altına elimizi bu aktarımlar sayesinde koyabiliyoruz. Sonra, sene başında yapılan ilk tanışma toplantısından bu yana hep şeffaf bir ekiple çalışıyoruz. Hiçbir sıkıntı birinin içinde kalmıyor, hep ortada oluyor işler.
Bir problem olduğunda aniden hepimiz birlikte çözmeye çalışıyoruz. Bu sene Momo’nun gücü, biraz bundan kaynaklı. Bir de zaten ODTÜ Oyuncuları’nın benimsediği bir şey var: acemice değil, amatörce iş yapmak, profesyonel değil ustaca bir şeyler başarmak. Momo’da ben Franco adında bir çocuğu oynuyorum.
Çocuk olmak aşırı zordu. Ekip olarak çocukları baya bir gözlemledik, enerjilerini yakalayabilmek için bir sürü oyunlar oynadık.
Ozan: “Benim asıl hedefim konservatuar” diyenleriniz var mı? Yoksa “Hayır ben burada devam edeceğim, bu amatör ruhu seviyorum” mu diyorsunuz? Burada olduğunuz anın kıymetini ne kadar biliyorsunuz?
Alper: O kıymeti görebilen insanlar genelde 3. ya da
5. senesine devam eden insanlar oluyor. O kıymeti bilmeyenler, burayı sadece basamak olarak görenler olur hep.
Uğur Usta: Bence ODTÜ oyuncularını bir araç olarak kullanmada bir sıkıntı yok. Kendi kişisel çıkarların için kullanmaktan söz etmiyorum ama buraya uyum sağlayıp burayı araç olarak kullanabilirsin. Konservatuara devam etmeyi ben de düşünmüştüm. Dört sene ODTÜ’de geçirmiş, ODTÜ oyuncularında iyi bir eğitim almış biri olarak konservatuara girmek çok daha değerli olur. Daha rahat hissederim büyük ihtimal. Burada sadece oyunculukla uğraşmıyorsun. Bir oyuncu tiyatroya dair ilgileneceği bütün parametreleri burada görüyor.
Sali: Bugün birçok amatör topluluğun tiyatro yapamaması, çoğu halk tiyatrosunun kapanmış olması, üniversite tiyatrolarının çalışma mekânlarını dolayısıyla çalışma disiplinlerini kaybetmiş olmaları gayet politik bir sorun aslında. Normal olan bu değil. Amatör topluluklar da en az profesyonel topluluklar kadar iyi tiyatro için mücadele etmeliler. ODTÜ Oyuncuları’nda benim için değerli olan şeylerden biri de amatörlüğü bahane etmeden sürdürülen bu mücadele. Bu yüzden bu gelenek ve disiplin önemli. Yoksa diksiyon, topluluk önünde konuşma gibi becerileri geliştirmek için tiyatro yapmaktansa, sunum ve diksiyon derslerini almak çok daha faydalı ve az yorucu.
Ceren: Biletleriniz ücretsiz. Bu tiyatronun prodüksiyon masrafları nasıl karşılanıyor?
Sali: Kültür işleri bize belli bir miktar bütçe ayırıyor ve dekorun büyük kısmını Yapı İşleri’ne yaptırıyoruz. Fakat bunlar neredeyse her zaman yetersiz kalıyor, biz de kendi aramızda para toplayıp kendimize borçlanıyoruz. Şenliklerde sandviç yapıp satıyor ve o borçları ödüyoruz. Turneler için belediyelerden destek almaya çalışıyoruz. Sadece para da değil mesele. Elli yıllık birikimin buluştuğu bu amfi başlı başına bir değer. Tiyatro Şenliği vesilesiyle deneyimlerin paylaşılması bir başka değer.
ÖCC: Son sözü kim söylesin?
Arzum Gökçe Köle: ODTÜ Oyuncuları’ndaki ilk senem. Ben eskileri dinlediğim zaman iyi ki Momo senesinde gelmişim diyorum. Eskilerle kurduğumuz iletişim yakaladığımız sinerji çok keyifliydi. Beni fiziksel ve ruhsal anlamda çok besleyen, tüm köşelerimi kıran
ve sınırlarımı aşmamı sağlayan bir yıl oldu. Sahne üzerinde beş farklı karakter oynamanın yanı sıra reji asistanlığı da yaptım. Beni bu topluluğa asıl bağlayan şey sanırım oyunun tüm oluşum süreçlerini birebir deneyimlemek oldu.
Yorumlar (0)