Türkiye önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi, ardından da İmamoğlu, belediye başkanları, belediye bürokratları ve gazetecilerinde içerisinde bulunduğu 100’ü aşkın “muhalifin” gözaltına alınmasıyla “karıştı”. İktidar cenahı diploma tartışmasının yanına alışılageldiği üzere terör suçlamasını da iliştirmenin muazzam rahatlığına kavuşurken, muhalefet sivil darbe tanımı yaparak 20 yılı aşkın süredir alıştığımız retoriğine devam etti. Üzerine İmamoğlu’nun şirketine MASAK soruşturması başlatıldı ve CHP’nin müstakbel Cumhurbaşkanı adayının etrafında örülen kuşatma tamamlanmış oldu. “Diplomasız terörist!” İmamoğlu’nun 2009 yılından beri Beylikdüzü Belediye Başkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğunu iktidar yeni öğrenmediği halde İmamoğlu’nun şuanda “diplomasız terörist” ilan edilmesinin tamamen siyasi endişelere dayandığını anlamak zor değil. Diğer yandan mühürsüz oylara dahi itiraz edememiş olan CHP’nin demokratik, hukuk devletini savunduğunu düşünürsek mesele ne diploma, ne terör, ne de demokrasi meselesidir. İktidar ve muhalefet medyalarının diplomaya, terör tartışmalarına, demokrasiye, adalete ve konuyla ilişkili bütün alanlara yönelik çoğu hamasi, biraz da teknik değerlendirmeleri şimdiden iç bulandırmaya başlamışken konuya biraz farklı yerlerden yaklaşmakta fayda var diye düşünüyorum.
Baştan saptamayı koymak gerekirse 2017 yılında Türkiye’de baş gösteren ekonomik krizin pandemi süreci ve Nas ekonomisiyle zirveye ulaşmasının toplumda yarattığı bunalımın sonucunu yaşıyoruz. Bu süreçte iktidara muhalif olan halk kitlelerine AKP’nin yenilebileceğini kanıtlayarak muhalefetin doğal adayı haline dönüşen Ekrem İmamoğlu’nun hızla büyüyen popülaritesi, halka hamaset dışında bir şey verecek hali kalmayan iktidar koalisyonunda panik yaratmışa benziyor. Uzun zaman sonra ilk kez politik bir figürün böylesine her yönden sıkıştırıldığına şahit oluyoruz. Ancak Türkiye tarihinde iktidarını korumak için devlet aygıtlarını araçsallaştırarak “devletin bekası” için ülkede terör estiren bütün muktedirlerin başına gelenleri unutmuşa benzeyen iktidar şunu anlamalıdır: Onları götürecek olan İmamoğlu değildir. Ülkenin içerisinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik kriz engellenenlerin yerine yeni siyasetçiler çıkartmaya oldukça müsaittir.
Askerler 28 Şubat’ta Erbakan’ı tepeledikten sonra ne olmuştu? Kısa süren bir koalisyonun ardından Erbakan’ın Millî Görüşünün içerisinden çıkan Erdoğan yeni partisiyle iktidara gelmişti. 80’de darbe yapan askerlerin desteklediği partinin akıbetini hatırlayan var mı? Çok azdır çünkü bu hareket 1983 yılı itibariyle Adalet Partisi lideri Demirel’in müsteşarı olan Özal’ın efsaneye dönüşmesinin önünü açmıştı. 1971’deki muhtıra ülkedeki “anarşiyi” bitirmeyi hedeflemişti ancak 70’li yıllar Ecevit ve Milliyetçi Cephe hükümetlerinin Türkiye’yi daha fazla çatışmaya sürüklediği yıllar olarak tarihe geçti. 1960 darbesi Demokrat Parti iktidarını devirerek CHP’ye kısa süreli bir azınlık hükümeti kurdurdu ancak 1965 yılında Demokrat Parti’nin halefi olarak iktidara gelen Süleyman Demirel 40 yılı aşkın süre Türkiye siyasetinin en önemli figürlerinin başında yer aldı.
Uzun lafın kısası bugün İmamoğlu müebbetlik bile olsa birkaç yıl içerisinde bu baskıyı kuran muktedirler darbeci olarak anılmaya başlanacak ve İmamoğlu’nun yerini başka bir figür hızla alacaktır. Bu çerçevede endişeye mahal yok. Olmayan demokrasi elden gidemez. El değiştirecek tek şey oligarşik iktidar yapısıdır. Ne menem şeydir bu “oligarşik iktidar” ki bugün ana akım medyada dahi adı sık sık anılmaya başlanmıştır. En kısa tanımıyla bir grup yönetici elit ve onlara yakın sermaye sahiplerinin oluşturduğu küçük bir çıkar grubunun ülkeyi gönlünce yönetmesidir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca oligarklar tarafından yönetilmiştir. Bu iddiama siyasetin her cenahından itirazlar geleceğine eminim ancak ana akım siyasi partilerin veya kitle partilerinin hiçbiri Türkiye’de demokrasi, refahın adil bölüşümü, insan hakları, eşitlik, adalet gibi ulvi hedeflerin peşinde koşmaz. Kavga demokrasi kavgası değil, oligarşiyi kimin yöneteceğinin kavgasıdır. Uzunca bir zamandır demokrasi naraları atan CHP Gezi Direnişinde görünür olamamıştır. Demokrat CHP mühürsüz oy pusulalarına itiraz edememiştir, CHP Erdoğan’ın diplomasını konuşmaya dahi korkmuştur. Cumhurbaşkanı adayı tutsak edilen CHP bugün ortaya çıkan kitlesel protestoların lokomotifi olmayı başaramamıştır. CHP insanları sokağa çıkartamamıştır ancak insanlar CHP’yi sokağa çıkartmayı başarabilmiştir. Çünkü CHP düzeni yıkıp yenisini kurmaya talip değildir. CHP mevcut düzende yerini korumak, fırsat doğarsa ülkedeki oligarşinin tadını çıkarmak istemektedir. Piro Kılıçdaroğlu, apoletçi İnce, hep haklı çıkan Baykal, Halkçı Ecevit ve daha nicelerinin parti liderliği kavgalarında heder olması tesadüf değildir. Hatta modern Danimarka Kralı Baykal, dişi Hamlet Aslı Baykal sayesinde halen mezarından konuşmakta, mevcut CHP yönetimine muhalefet etmektedir.
İmamoğlu veya yerine bir başkası çıkar ve Erdoğan’ın saltanatına son verebilir ancak söz konusu değişim halk kitlelerine ne getirir, ne götürür? Onu değerlendirmek lazım. Yeni iktidarın ilk yıllarında Türkiye göreli bir siyasi ve ekonomik rahatlığa kavuşacaktır. Sonrasında iktidarda kalabilmek için oligarşiyi besleyen sermayedarlara imtiyazlar tanınması, bürokraside kadrolaşma, yeni ekonomik krizler ve aynı hayal kırıklığıyla film başa sarılacaktır. Hal böyleyken “vay efendim Erdoğan şöyle de İmamoğlu böyle” tartışmasıyla zaman kaybetmek yerine çıkıp yarım saat patili dostum Gölge ile yürüyüş yapmak daha faydalı bir aktivite benim için. Bir yüzükle siyasete girip dünyanın sayılı zenginlerinden birine dönüşen Karadenizli Erdoğan ile Karadenizli müteahhit İmamoğlu’nun, toprak ağası Menderes’in, ABD’nin uluslararası mühendislik ve müteahhitlik firması Morrison Knudsen Inc.’in Türkiye temsilcisi Süleyman Demirel’in, meşhur Alman tankı Leopard’ın cabbar mühendisi Necmettin Erbakan’ın, Dünya Bankası danışmanı ve Sabancı Holding Genel Koordinatörü Turgut Özal’ın, ihaleye fesat karıştırmak suçu sebebiyle Yüce Divan’a sevk edildiği halde Rahşan Affı ile yırtan Mesut Yılmaz’ın, ABD’de milyonlarca dolarlık serveti bulunan bir Amerikan vatandaşı olan Tansu Çiller’in Türkiye’ye katabilecekleri, içerisinden çıktıkları toplumsal sınıflar ve sonradan dahil oldukları sosyal sınıflar ile müsemma olarak birbirinden çok farklı değildir. Toplum yoksullaşmaya ve ülke geleceksizleşmeye devam etmektedir. Türkiye’nin yoksul kesimleri iktidar ve muhalefet arasındaki tepişme esnasında en az yüzde 10 daha yoksullaşmıştır.
Karamsar bir tablo çizdiğimin farkında olmakla birlikte enseyi karartmamak gerektiğini savunanlardanım. Sonuçta kehanette bulunmuyoruz. Aklımız yettiğince yorumlamaya, anlamaya çalışıyoruz. Yarının ne getireceği her zaman meçhul olmakla birlikte tabi ki Marx’ın bahsettiği anlamda olmasa bile iyi şeylerin önünü açacak “devrimci durum ve durumların” ortaya çıkma ihtimali her zaman bakidir. Konuya illa memleketi veya dünyayı kurtarmak çerçevesinden bakmak da pek akılcı değildir ancak siyasi kutuplaşmaların, kısır çekişmelerin ve hamasetin görüşümüzü daraltmasına izin vermemek gerekir. Siyasi yelpazenin neresinde konumlanırsak konumlanalım önümüzdeki tabloyu doğru okumak ve ona uygun bir tavır almak kıymetlidir. Bu oligarşik kısır döngüyü kıracak, bireylerin ve toplumun önünü açacak gelişmelerin yaşanacağına inanmak zorundayız çünkü başka türlü yaşamak çok zor. “Yürekte, kitapta ve sokakta” direndiğimiz sürece hayattayız ve o ölçüde insanız.
BEŞ SATIRLA
Annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar,
yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı,
anlamak, sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,
anlamak gideni ve gelmekte olanı.
Nazım Hikmet
1946
Yorumlar (0)