Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Yatağan İşçilerinin Ankara Direnişi

Sabah gelip, akşamları bütün pankartları, dövizleri ve iplerle kurulmuş olan her şeyi derleyip kaldırıyorlar. Geceleri sendikanın misafirhanesinde kalıyorlar. Yıllık izinden kullanarak Ankara’ya geliyorlar ve burada belirli bir süre (10 gün) kaldıktan sonra dönüyorlar ve yeni bir ekip geliyor. Kalıcı olan bir tek, parkın piknik masalarının üstüne gerilmiş olan naylon örtü. Bu da ağaçlara iplerle tutturulmuş ve giderken bir tek bunu toplamıyorlar, polisler de buna ilişmiyorlar. Ancak bunun kalıcı olması bile, epey bir mücadele sonucu elde edilmiş.

Yatağan İşçilerinin Ankara Direnişi

Karşıdaki Özelleştirme İdaresi’nin çalışanlarının işe giriş ve çıkış saatlerinde protesto ediyorlar, yüksek sesle (gürültü- patırdı çıkartıyorlar) ancak polis buna müdahale etmiyor. Genel durumu bu şekilde kaleme almıştık röportajdan sonra. Geçen ayki sayımıza röportajı yetiştiremeyince, Türkiye’de de gündem baş döndürücü bir hızla değiştiğinden o tarihten bu tarihe tabi ki çok şey yaşandı. Yatağan direnişçileri bu tarihten sonra Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde eylem yaptılar. Konfederasyonlarına duydukları tepkiden dolayı Türk-İş genel merkezini işgal ettiler. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı önünde eylemlerde bulundular.

 Verdikleri bütün mücadeleye rağmen Yatağan Termik Santrali 12 Haziran’da 1091 milyon Dolara üç yıllık karı karşılığında kömür ocakları ve 30 yıllık kömür rezervi ile birlikte özelleştirildi. ( Elsan Elektrik A.Ş.) Bunun üzerine Yatağan İşçileri 10 Nisan’da Ankara’ya taşıdıkları direnişlerini 12 Haziran’da (Ankara ayağını) sona erdirme kararı aldılar. İlerleyen süreçte bunlar yaşansa da Maden-İş Sendikası Muğla İl Temsilcisi Süleyman Girgin’in söylemleri gerçekliğini yitirmiş değil. Bugüne Kadar Neler Yaşandı? Bugün 48’ci gün. Yatağan’da da 255. gün. 27 Ağustos 2013’te Yatağan Termik Santrali, Özelleştirme İdaresine (Öİ) bağlanarak, özelleştirme işlemi somut olarak başladı. Bizim uzun yıllardır devam eden bir mücadele ve deneyimimiz var. Ancak bir de, Ağustos’tan beri yoğunlaşan bir mücadelemiz var.

Yürüyüş, afiş, AKP önünde protesto, gösteri, basın açıklaması, hepsini deniyoruz. Başbakanla, Enerji Bakanıyla görüştük. Seçimden önce “seçimi atlatalım seçimden sonra sizin defterinizi düreriz” dercesine ihaleleri iki ay ertelediler. Kamuoyunda “milletin malına sahip çıkıyoruz, özelleştirme fakirliktir, peşkeştir ve talandır” diyerek Türkiye gündemine bunu katıp, özelleştirmeleri sorgulatmak için birçok etkinlik yaptık. Yatağan ve Milas’ta işçi arkadaşlarımızın yanı sıra yöre halkının çok büyük desteğini aldık. Bu önemli ve mücadeleyi Ankara’ya taşımaya karar verdik. Yeniköy ve Kemerköy santrallerinin ihalesinin son teklif verme günü 10 Nisanda buraya Özelleştirme İdaresi’nin önüne geldik.

Milas’ın ihalesi yapıldığı gün burada şiddete maruz kaldık. Gaz, tazyikli su ve plastik merminin son zamanlarda en fazla kullanıldığı, atlı polislerin üzerimize sürüldüğü bir müdahale oldu. Şiddete maruz kalmamızla AKP’nin bu mücadelenin büyümesinden korktuğunu gördük. Bizim bu davada ne kadar haklı ne kadar meşru olduğumuzu ve iktidarın bu mücadelenin toplumsallaşmasından ne kadar korktuğunu da gösteriyor. Bu da bizim direncimizi artırıyor, mücadelemizi çelikleştiriyor. Maliye Bakanlığı’nın önünde kendimizi zincirledik. Çünkü Maliye Bakanı “cari açık kapatılacak” demişti. Toplam kuruluş maliyeti, rezervi, lojmanı, tesisleri, limanı 30 yılda elde edilecek gelirin altıda bir fiyatına verdiler. Bu diyelim ki,” toplam 6 liralık malı, 1 liraya satarak nasıl açık kapatacaksınız diye” Özelleştirme İdaresi’nin önünde kendimizi zincirledik. Taşerona karşı yapılan mitinglere katıldık.

“Somalı Kardeşlerimize Sözümüz Var”

 Soma katliamı oldu ve bu özelleştirmelerin yolsuzluk, işsizlik, fakirlikten sonra cinayet olduğu da görüldü. Maalesef işçiler açısından, özelleştirmelerin artık bizim canımızı aldığını da gördük. Bunun için tekrardan mücadelemizi yükseltmeye başlayacağız. Ayrıca “Somalı kardeşlerimize sözümüz var” Soma’nın hesabı soruluncaya kadar ve bu ihalelerin iptal edildiği ilan edilene kadar, Ankara’dan ayrılmayacağız. Geçen hafta, Yatağan’ın ihalesi yapılacaktı ertelediler. Soma’yı biraz unutturmak istiyorlar. Ama soğuduktan sonra bunu tekrar yapacaklar. Biz hiçbir zaman, Soma oldu diye, bu ihaleleri kesinlikle iptal edeceklerini düşünmüyoruz. Ancak örgütlü gücümüz , kararlılığımız, mücadele ve dayanışma ile geri adım attırabiliriz.

 “Yatağan’da yanmayalım”, “yeni Soma’lar olmasın” ve “Milas’ta yanmayalım” diyoruz. Yeni Somalar olmaması için bu mücadeleden sonuç alana kadar mücadelemiz devam eder. Bu mücadelede mola olmaz. “Nasılsa bir gün bıkar ve giderler” diye düşünüyorlar ve yanıldıklarını görecekler. Madenci zaten ölüyor. Satıldığımızda/ özelleştiğimizde, zaten 3 yıla kalmaz ölürüz, bari mücadele ederek ölelim “gelsin öldürsünler” diyoruz. Bu kararlılıkla devam edeceğiz.

“Yatağan Kazanırsa Türkiye Kazanır.”

Ankara’lılardan , siyasi partilerden, sendikalardan ve emekten yana olanlardan, destek görüyoruz. Önümüzdeki günlerde özelleştirmenin ve taşeronlaştırmanın ölüm olduğunu, iş güvenliği yasasının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini anlatmaya çalışacağız. Yer altında sendikasız çalışılmasının yasaklanmasını, 176 sayılı madenlerde işçi sağlığı ve iş güvenliği ILO sözleşmesinin imzalanmasını, iş güvenliğinin devlet tarafından sağlanmasını, fenni nezaretçilerin bağımsız olmasını, işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanının iş güvenliğinin devlet tarafından sağlanmasını ve başta madenler olmak üzere bütün özelleştirmelerin durdurulmasını ve özelleştirilmiş olan kurumların da geriye kamulaştırılmasını istiyoruz. Bu ve benzeri taleplerle bu mücadele Yatağan ve Milas’lı işçilerin mücadelesi olmaktan çıkmış bütün aydınların, yurtseverlerin, öğrencilerin, çocukların ülkemizin geleceğini ilgilendiren bir mücadeleye dönüşmüştür. Yatağan kazanırsa Türkiye kazanır.

“Çizmemi Çıkartayım mı?”

 Biz madenlerde zaten tek tek ölüyorduk. Tek tek öldüğümüz zaman haber olmuyorduk ama topluca ölünce madenci haber oluyor. Soma’da topluca öldük. İnsanların madeniye bakış açısını şu olay çok etkiledi. İşçilerden biri, sedye kirlenmesin diye “çizmemi çıkartıyım mı” diyordu. Bu işçinin aldığı genel bir aile terbiyesinden ziyade üreten kendisi olmasına rağmen, sistemin madenciye kendisini ne kadar değersiz hissettirdiğinin bir ifadesiydi. Bu, zaten acı içindeki milletin yüreğini çok burktu ve madenciye bakış açsını değiştirdi. Madenciye bir sempati de var. Zonguldak, Kozlu, Dursunbey, Afşin, Elbistan, Kemalpaşa ve en sonunda Somada öldük, hepsinin temelinde özelleştirme ve taşeronlaştırma var.

Afşin Elbistan’da da aşırı kar ve üretim baskısıyla ölüyor insanlar. Devletteyken bu kadar ölüm olmuyordu ve işçi sağlığına hassasiyet vardı. Sendikalı olan yerlerde sendikanın varlığı denetimin unsuru haline geliyor.

“Asıl Suçlu …”

Sendikal anlamda Soma’da bazı şeyleri sendika olarak masaya yatırmak zorundayız. Bunu biliyoruz ama asıl suçlunun bu politikalar olduğu göz ardı ediliyor. Özellikle AKP iktidarı ve yandaş medya kanalıyla asıl suçlunun sermayenin iktidarının uygulamaları olduğu, özelleştirme politikaları olduğu, patronların kar hırsıyla işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini almadığı, özelleştirme politikaları ve denetim yapması gereken devletin denetim yapmadığı göz ardı ediliyor. Siyaset sermaye ilişkisinin ölümlerin sebebi olduğunu gözden kaçırıyoruz. Sendikal bazı hatalarımız daha fazla ön plana çıkarıldı, toplumda sendika fikrine olan inancın yok edilmeye çalışıldığı bir saldırıya dönüştü. Herkes hata yapabilir. Ancak örgütlülüğün önemine, şimdi daha çok sahip çıkmalıyız. Soma’dan sonra bu daha fazla önem kazandı. Soma –Yatağan mücadelesini mutlaka birleştirmeliyiz.

“Ankaralıların demokratik refleks gösterme kabiliyeti yüksek”

 Her sabah buraya geliyor ve akşam giderken ve ya ziyaretçilerimiz geldiğinde arkadaşlar, bir farkındalık yaratmak için eylemler yapıyorlar, sloganlar atıyorlar. Buradan geçen Ankaralılar, el sallıyor, korna çalıyor. İlgiyi görüyoruz. Onaylıyorlar. Börek, çay, ekmek ve pasta getirenler bile var. Bildiri dağıttığımızda, Kızılay’da Güvenpark’ta sürekli olarak ilgi görüyoruz. Ankaralıların demokratik refleks gösterme kabiliyeti yüksek.. Sosyal medya üzerinden örgütlenen, isimlerini ilk defa duyduğumuz dayanışma grupları var, onların sürekli desteğini görüyoruz. Akşamları mahallelere çağırıyorlar. Forumlar yapıyoruz. Üniversitelere gidiyoruz. Asıl mevzi Yatağan ve Milas’taki işyerlerimiz olmakla birlikte, mücadelemizi Türkiye kamuoyuna maletmek için Ankara’da da eylemler yapıyoruz ve bunun için destek görüyoruz, Ankaralılardan memnunuz. Değişen Bir Şey Yok İngiltere’de 1926 yılında büyük madenci grevinde başpiskopos işçilere “bu yaptığınız Tanrıya ve İngiltere’ye başkaldırı ve isyandır” demiş ve o günden bu güne çok fazla değişen yok.

Soma’da bir katliam yaşandı. Yerin altına giren maden işçisi, yine yerin üstüne çıktığında onu üç kişi bekliyor. Önce bankacı bekliyor, çünkü herkesin borcu var ve sonra siyasetçi bekliyor, çünkü oy devşirecek, üçüncüsü de dinci (dindar değil) bekliyor; İngiltere’deki başpiskopos gibi. “Aman isyan etmeyin, onlar şehit oldu” diyorlar. Vahşi kapitalizm denilen yöntem, yüzyıl önce ve sonra, neredeyse aynı. Asıl sorgulanması ve ayırt edilmesi gereken nokta, onları sömürenin vahşi kapitalizm olduğunun anlaşılması. Yapılması Gereken Sendikalar olarak ne yapmamız gerektiğini masaya yatırmamız gerek. Kendiliğinden hiçbir şey olmaz. Soma faciası oldu diye hükümet bir-iki adım atar ama mehter marşı gibi, bir adım ileri iki adım geri atarlar. Bir yandan da her yeri taşeronlaştırmaya çalışıyorlar.

Sendikalar bir araya gelerek ortak platform oluşturup, eylem kararları almalı. Bunun öznesi sendikalar olmalı. İşçi sendikası, memur sendikası, Hak-İş, Disk, Türk-İş ve diğer bütün sendikalar bu konu çözülünceye kadar, eylem kararları almalı. Ortak akıl ve mücadele yöntemlerinin belirlendiği bir platform oluşturulmalı ve sonuç alınıncaya kadar mücadele edilmeli. Bu işin öznesi bir adım atmalı ve bunun tam da zamanı. O zaman Ankara halkı da, siyasi partiler de herkes de destek verir. Türk-İş’in bu doğrultuda çalışmaları olduğunu duyuyoruz. Somut bir hale gelmesini bekliyoruz. Kendi sendikamızda da kendi içimizde de bunları konuşuyoruz. Çağrımızı kendi federasyonumuza yapıyoruz. Gözlem Notları 29 Mayıs 2014: Direnişler ve Ankara Kolej’den Cebeci’ye doğru giderken, Kurtuluş Parkı’nın yanından geçerken, Ankaralılar, aylardır parkın duvarlarına asılmış olan pankartları görüyorlar. Orada bir kalabalık, bir grup işçi var.

Karşı kaldırımda da, Özelleştirme İdaresi’nin önü bir hapishane duvarı gibi. Demir parmaklıkların önünde bariyerler, bazen kaldırımı kaplıyor, bazen daraltıyor. Kaldırım üzerinde park etmiş polis otobüsleri, Ankara Belediyesi’nin polislere destek için verdiği belediye otobüsleri, cadde kenarına dizili ve demir parmaklığın yasaklarıyla bütünleşmiş birçok polis… Öylece bekliyorlar orada. Polisler anlamsız bir biçimde, kaldırım üzerinde “tedbir olarak” bulunmak zorundalar. Karşıdaki işçilerin ise, orada bulunmalarının bir anlamı var. Ağaçların altında, oldukça sessiz bir protesto sürüp gidiyor. Ama protesto edilen nedir? Ankaralılar bu protestodan ne anlıyor? İşçiler özelleştirmeye karşı direniyorlar. Ama direnenler kim? Ankaralılar direnen işçilerle gerçekten bütünleşiyor mu? Yoksa direnişin kıyısından akıp-gidiyor mu sadece? Daha da genel bir soru olarak düşünülecek olursa, Ankara/ Ankaralılar, protestoların, direnişlerin, isyanların ve diğer tür kentsel mücadelelerin neresinde? Ankaralılar direnişlere ve direnişçilere ne kadar sempati gösteriyor? Onlardan ne kadar hoşlanıyor? Ankara, bir anlamda bir öğrenci kenti; üniversite öğrencilerinin kenti. Ama öğrenci direnişlerinin de kenti mi? Protestocular, karşı çıkışlarını/ meramlarını sokaklarda anlatmaya çalışanlar, meydanları dolduranlar, Ankaralılar tarafından seviliyor ve kucaklanıyor mu? Şöyle de sorulabilir: “Direnenlerin amaçlarına göre bazı kesimlere daha fazla sempati gösteriyor mu?” Örneğin, siyasi gösterilere, ekoloji mücadelesi yapanlara, şiddete karşı duran kadınlara, işçilere, öğrencilere, ya da kendine özgü anlamını geçen yıl Gezi’de tanımlayan “çapulculara” karşı, farklı farklı ilgiler var mı? Onları görüp, onlarla etkileşime geçiyor mu? Etkileşiyor mu gerçekten?

 Aslında çok genel olduğu için, bir tek yanıtı da olamayacak türden bir soru bu. Bazı mahallelerin polise karşı barikatları nasıl desteklediğini ve biber gazına, şiddete karşı direnişçilerle aynı safta mücadele ettiğini de gördük zaman zaman. Ama bazı tür protestolara, çok kanıksamış, lakayt ve ilgisiz davrandığını da gördük. Bir önceki büyük işçi direnişi, “tekel direnişçileri”, mücadelelerini tanımladıkları yer ne kadar dar olursa olsun, sanki Ankaralılar tarafından, kentin bağrına çok daha fazla basılmıştı.

 Eviniailesini bırakarak Ankara’ya gelmiş ve burada direnen Yatağan direnişçilerine, hele Soma’daki cinayetler ne kadar haklı olduklarını bir kez daha kanıtlamışken, Ankaralılar yeteri kadar ihtimam gösteriyor mu acaba? Her türlü direnişin giderek daha güç olmaya başladığı bir dönemdeyiz. Direnmek gereken çok fazla nedenin, çok fazla baskının da üzerimize gelmekte olduğunu, direnişlere karşı devlet şiddetinin giderek arttığını bilmek, Ankaralıların protestolara doymuş gibi davranmasını açıklamaya yeter mi? Bütün bu soruları, aylardır orada direnmekte olan Yatağan işçilerine de sormak gerekiyordu. Üstelik direnişlerinin içinde olduğu aşama, bunca gündür orada Özelleştirme İdaresi’nin karşısında, parkta dikilmenin öğrettikleri, kazandırdıkları vb türü sorularımız vardı. Bunun için yağmurlu bir mayıs günü konuşmaya gittik ve yağmurun altında, bir banka oturup, ikram ettikleri çayı yudumlayarak, direnişçilerle konuştuk.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış