Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Yırca’nın Zeytini Ankara’da Kök Salsa

Yırca’nın Zeytini Ankara’da Kök Salsa

Mayıs ayında yaşanan tarifsiz işçi katliamının ardından Soma, Eylül ayının başından beri de Yırca köyünde kurulması planlanan kömürlü termik santrale karşı köylülerin direnişi ile gündemde. Ana akım medyadan bile izleme şansı bulduğumuz direnişte, Yırca köylüleri acele kamulaştırması yapılan zeytinlik arazilerine inşaat şirketinin iş makinelerini sokmamak için 52 gün gece gündüz nöbet tuttular. Bu süre boyunca jandarmanın gözleri önünde, şirketin özel güvenlik elemanları tarafından darp edildiler, kelepçelendiler, kulübelere hapsedildiler; ama yılmadılar.

Zeytinlikleri hukuksuzca dikenli tellerle çevrildi; bırakıp gitmediler. Hem geçimliklerini sağlayan, hem on yıllardır yoldaşları olan zeytin ağaçlarını yalnız bırakmadılar. İyi haber, 10 Kasım günü geldi. Soma’nın Yırca köyünde devlet-şirket işbirliği ile yapılmak istenen ikinci kömürlü termik santrale Danıştay ‘olmaz’ dedi. Yırca Köylüleri ve Greenpeace’in ortak açtığı dava sonucunda, Kolin İnşaat’ın kullanımına verilmek üzere, Bakanlar Kurulu’nca alınan zeytinliklerin ‘acele kamulaştırma’ kararı da iptal edildi. Emsal niteliğindeki karar, zeytinliklerde küçük zeytin ve zeytinyağı işletmeleri dışında hiçbir sanayi yatırımı yapılamayacağını net biçimde ifade ediyor. Ama ne acayip ki, bu ülkede adalet olay yerine hep geç geliyor (eski Yeşilçam filmlerindeki polis sahnelerini hatırlayın). Yırca’da da öyle oldu.

 Kolin İnşaat’ın iş makineleri, Danıştay kararının kamuoyuyla paylaşılmasından sadece saatler önce, 7 Kasım’da seher vakti, zeytinlik alana girerek 6000 (yazı ile altı bin) zeytin ağacını topraktan söktü, attı. Acele kamulaştırmayı durdurma kararıysa, Danıştay tarafından ağaç katliamının ardından resmi internet sitesine yüklendi. Kararın ardından Hükümet adına açıklama yapan Bülent Arınç ise, önce konunun özel şirketin sorumluluğunda olduğunu söyledi. Sonra da, “aslında dağ taş zeytinlik” diyen Arınç, Türkiye’nin daha fazla enerjiye ihtiyacı olduğunu iddia ederken, zeytincilik kanununda, sanayi yatırımlarının önünü açacak gerekli değişiklikleri yapacaklarının da sinyalini verdi. Zeytin ağaçlarının ardından döktüğü gözyaşlarını saklama gereği duymayan Yırca Köyü Muhtarı Mustafa Akın, “O zeytini nasıl yiyeceksiniz” diye sormuştu. Danıştay’ın kararının ardındansa Akın haklarını aramayı sürdüreceklerini belirterek, “(…) zeytin kanunu değişmeden buraları eski haline getireceğiz. Biz boş araziler de dâhil olmak üzere, buraları örnek bir zeytinlik haline getireceğiz.” dedi.

Yırca’da ilk zeytin ağacı dikimi 15 Kasım 2014 Cumartesi günü köylüler ve desteklemeye gelenler tarafından yapılacak. Yırca’da Zeytin Ağacı Yere Düşer, Ankara Ağlar Yırca halkının ve zeytin ağaçlarının haklı direnişine kamuoyu da destek verdi. İstanbul’da ve Ankara’da Kolin İnşaat’ın ofisleri önünde protesto eylemleri gerçekleştirildi. Nöbetteki köylülerin özel güvenlikçiler tarafından darp edilmesi ve kelepçelenmesinin ardından Ankara’da yapılan ilk eylemde, bir kadın eylemci de benzer şekilde şiddete maruz kaldı. Eylemci, Ankara Dayanışması tarafından yapılan basın açıklaması sırasında fotoğraf çekerken, şirketin güvenlik elemanları tarafından, iki otobüs dolusu çevik kuvvet polisinin gözleri önünde yumruklandı ve tekmelendi. Polisin olaya karışmamayı tercih etmesi, diğer eylemciler tarafından “polis görevini yap, halkı koru” sözleriyle protesto edildi. 6000 zeytin ağacının kesilmesinin ardından, 10 Kasım’da da, Ankara Barosu avukatları bir sessiz protesto eylemi için Kolin’in önündeydi. Şirketin avukatları tarafından engellenmeye çalışılan eylemde, Ankaralı avukatlar, kesilen 6000 ağacın resimlerini binanın önüne bıraktılar. Aynı saatlerde yine şirketin önünde bir başka protesto eylemi daha vardı.

Filistin Sokak’tan geçenlere zeytin tadımı yaptıran üçbeşAnkaralı kadın, bir yandan da Kolin’in ve devletin Yırca’daki adaletsiz uygulamaları, köylülere ve zeytin ağaçlarına uyguladıkları şiddet hakkında tadım için duranlarla konuştular. Tadımın sonunda toplanan zeytin çekirdekleri şirket binasının ana kapısının önüne şu sözler eşliğinde ekildi: “Buraya ektiğimiz zeytin tohumları yeşerecek ve Kolin’in ağaç katlederek elde ettiği bu zenginliğe müdahale edecek. Biz yıkmayacağız bu binayı. Bu binayı zeytin ağaçlarının kökleri yıkacak.” Mesele 6000 ağaç meselesi değil! Yazık ki Yırca’daki zeytin ağacı kıyımı ve ne güzel ki Yırca köylüsünün direnişi, memleketteki ne ilk, ne de yakın gelecekteki son çarpıcı örnekler. İstanbul’da Validebağ Korusu’nun imara açılması için oynanan bin bir oyun ve korusunu koruma konusunda tavizsiz İstanbul halkının direnişi eşzamanlı başka bir hikâye. Gezi Direnişi, şimdi çoğumuza sanki uzak bir düş gibi gelse de, daha geçen yıl, insanlarla ağaçların kardeşliğinden yola çıkılarak yazılan bir destan. Bütün bu olan biteni birbirine bağladığımızda, hani çocukken çözdüğümüz noktaları birleştirme bulmacaları misali, karşımıza epey büyücek bir düşman çıkıyor.

Asıl meselenin bize dayatılan adaletsiz, eşitliksiz, doğaya ve insana hoyratça saldıran ekonomik sistem olduğunu görüyoruz. Kapitalist ekonomik sistem bizi karmaşık ilişkilerle birbirimize bağlıyor. Soma’da hoyratça yaşamdan koparılan 301+ madenciyle, sökülüp atılan zeytin ağaçları zaten göbekten bağlı. Tıpkı Üçüncü Köprü’yle ODTÜ Ormanı arasındaki bağ gibi, Gezi Direnişi’nde yitirdiğimiz canlarla Torunlar İnşaat’ın iş cinayetine kurban giden işçiler arasındaki bağ da görmek için bakan gözler için apaçık ortada. Niye daha büyük, en büyük binalarda yaşamalıyız? Neden elektrikle ışıl ışıl aydınlatılmış, havası dev klimalarla sağlanan AVM’lerden daha fazla, daha fazla kurmalıyız? Niye çimento ve demir-çelik sanayisini, tarıma tercih etmeliyiz? Son kalan ormanlarımızın üstüne yeni havaalanları dikecek kadar çok uçmamız gerekiyor mu gerçekten? Kazdağları’nın altındaki altın, doğanın altını üstüne getirmemizi gerektirecek kadar gerekli mi?

Niye güneş ve rüzgâr varken, hala insan yaşamı pahasına kömürü yerüstüne çıkarmak ve kömür santrali kurmak zorundayız? Neden “kalkındıkça” daha fazla enerji harcamamız gerekiyor? Kalkındıkça artacak zenginlik gerçekte kimin cebinde birikecek? Kalkınmalı mıyız? Zorunda mıyız? Ağaçlar kesilirken gösterdiğimiz duyarlılığın somut sonuçlara ulaşabilmesi açısından, hükümetin enerji, maden, tarım, sağlık, emek, velhasıl tüm ekonomi ve kalkınma politikalarını da yakından takip etmek, bir sistem eleştirisi perspektifi ile bunlara müdahale etmek de gerekiyor. Noktaları birleştirelim. Bakalım ortaya ne çıkacak?

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış