Bundan çok yıllar önce kamuya alınacak personelin sınavını bizzat o işyerinin en üst amiri yapardı. Mesela ilk memuriyete başladığım yer olan Ankara Dışkapı Hastanesi’nin elemanını başhekim sınava tabi tutup alırdı.
İsmail diye genç bir yurttaş iş başvurusu yapıyor. Ailesi belli ki tembihlemiş: “Ne sorarlarsa yaparım de.”
Başhekim soruyor:
— İsmail, ne iş yaparsın sen?
— Ne iş verirseniz yaparım efendim.
— Paspas yapar mısın?
— Yaparım.
— Evrak taşır mısın?
— Taşırım.
— Peki ameliyat yapar mısın?
İsmail’in cevabı gecikmiyor:
— Bir kere gösterin, onu da yaparım.
Başhekim gülüyor:
— Aferin evladım, tam da böyle istekli birine ihtiyacımız var, diyor ve engelli kadrosundan işe alıyor.
Alıyor almasına ama ameliyatın nasıl yapıldığını hiç göstermiyor. Becerinin önünü açmak yerine sınır çizmek, memleketin eski alışkanlıklarından biri galiba.
On beş yıla yakın çalıştığım Ankara Etlik İhtisas Hastanesi’nde de ezber bozan insanlar vardı. Biri de Teknik Servis’teydi. Umarım yaşıyordur; sağlıklı ve mutlu olsun Erdoğan arkadaşımız.
Servis olarak birbirimize tutkuyla bağlıydık. Geziler yapar, piknikler düzenler, sabahları işe erken gelip birlikte kahvaltı ederdik. Sonradan aramıza Doktorluktan teknisyenliğe “terfi” eden Başhekim Yardımcısı Dr. Timur hoca da katıldı; iyice güçlendik. Şimdi Çanakkale’de adına “çılgın doktor” diyorlarmış. O da kalıplara sığmayanlardandı ama ben Erdoğan’ın sözünü sakınmama cesaretini daha başka bir yere koyarım.
Memlekette mesele bitmez: ekonomik kriz, deprem, şiddet, baskı… Yine bir sabah topluca kahvaltı yapıyoruz. Ekonomik krizi tartışıyoruz ama herkes konuşuyor, kimse dinlemiyor. Televizyonlardaki tartışma programlarının küçük bir modeli gibiyiz.
Tam o sırada masaya sert bir yumruk indi. Erdoğan yüzü kıpkırmızı bir halde yüksek sesle konuştu:
— Yeter artık! Memlekette deprem olur, hepimiz uzman kesiliriz. Kriz olur, hepimiz ekonomist oluruz. Ama gerçekten sorumluluk almak gerektiğinde ortada kimse kalmaz!
Bir an sessizlik oldu. Ne diyeceğimizi bilemedik. Çünkü o gün, laf yetiştiren bizlere, susup düşünmemiz gerektiğini hatırlatan biri çıkmıştı.
Aslında mesele şu:
Toplumun ilerlemesini çoğu zaman “uyumlu çoğunluk” değil, rahatsız eden azınlık sağlar. Soruyu yanlış yerde soran değil; doğru yerde yüksek sesle soran değiştirir.
Biz “akıllı” görünmeye fazla meraklıyız. Risk almayan, susan, uyum sağlayan… Oysa bazen ihtiyacımız olan, sözünü dolandırmadan söyleyen, konforu bozan, yüzümüze ayna tutandır.
Ezber bozanları seviniz efendiler.
Sözünü sakınmayanları sevmeyi ihmal etmeyiniz.
Yorumlar (0)