Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Hiçbirimizin Hakkı, Diğerimizin Hakkına Rakip Değil

Meseleleri birbirine karşı yarıştırdığımızda ortak bir adalet zemini değil, mağduriyetlerin hiyerarşisi ortaya çıkıyor. “Önce benim meselem” siyaseti tam da burada tıkanıyor. Herkes kendi acısını merkeze aldığında, ortak bir gelecek fikrinin kurulabileceği alan giderek daralıyor.

Hiçbirimizin Hakkı, Diğerimizin Hakkına Rakip Değil

Bir konunun hukuki yanlarının bulunması, onun yalnızca hukuk üzerinden konuşulmasını gerektirmiyor. Murat Sevinç’in son yazısındaki şu uyarı bu nedenle önemli:

“Bir konunun hukuksal yanları olması onun bir hukuk konusu olduğu anlamına gelmez. Gündemdeki yasa önerisinin ‘siyasal’ anlamını, ‘siyasal’ koşulları göz önünde bulundurarak konuşmak ve olası ‘siyasal’ sonuçlarını göz önünde bulundurmak, hukuk işçiliğini hukukçulara bırakıp asıl meseleye odaklanmak herhalde daha sağlıklı sonuç verir.”

Çerçeve Yasa TBMM Genel Kurulunda yapılan oylama ile kanunlaşı. Ancak yasanın tartışmaları elbetteki devam edecektir. Çünkü burada yalnızca bir yasa metninin ne getirip ne götürdüğünü konuşmayacak; yıllardır çözümsüz bırakılmış bir meselenin çözüm ihtimalinin Türkiye toplumunda neye karşılık geldiğini de konuşmaya devam ediyor olacağız.

27 Şubat çağrısından bu yana ortaya çıkan tabloya biraz dikkatle bakıldığında, meselenin yalnızca siyasi aktörlerin açıklamalarından ibaret olmadığı görülüyor. Kürt meselesi konuşulmaya başlandığı anda, yıllardır toplumun farklı alanlarında biriktirilmiş bazı refleksler de yeniden ortaya çıkıyor.

Bunun çok uzun bir geçmişi var. Eğitimden güvenlik bürokrasisine, askerlik deneyiminden medyaya, gündelik dilden kültürel kodlara kadar uzanan bir öğrenilmişlikten söz ediyoruz. Kürt meselesinin yıllarca bir güvenlik sorunu olarak tarif edilmesi, bu tarifin yalnızca devlet politikalarında değil, toplumsal hafızada da karşılık bulmasına yol açtı.

Bu nedenle bugün çözüm ihtimali konuşulduğunda yalnızca yeni bir siyasi dönem başlamıyor. Eski korkular, eski kabuller, eski ezberler de yeniden konuşmaya başlıyor.

Sosyal medya bunun en görünür alanlarından biri. Gündelik hayatın içerisinde insanların ilk meselesi elbette Kürt meselesi değil. İnsanlar geçim sıkıntısıyla, işsizlikle, barınmayla, eğitimle, kendi hayatlarının bin türlü meselesiyle uğraşıyor. Fakat konu televizyon ekranlarına ve sosyal medyanın gündemine geldiğinde, gündelik hayatta belki de sessiz duran bazı siyasal ve toplumsal kodlar bir anda görünür hale geliyor.

Üstelik bu sürecin yalnızca toplumsal reflekslerden ibaret olduğunu düşünmek de mümkün değil. İktidar, sürecin bir tarafı olarak masada dururken aynı zamanda sürecin sınırlarını ve kamuoyundaki anlamını belirleme gücünü de elinde tutuyor. Dolayısıyla hangi bilginin ne zaman dolaşıma sokulduğu, hangi ihtimalin öne çıkarıldığı ya da hangi korkunun büyütüldüğü de sürecin kendisi kadar önem kazanıyor.

Son dönemde Abdulkadir Selvi’nin yazısında yer alan ve Adalet Bakanı Akın Gürlek’e atfedilen, Selahattin Demirtaş’ın Çerçeve Yasa’dan yararlanamayacağı yönündeki değerlendirme bu açıdan hatırlanabilir. Gürlek daha sonra böyle bir açıklama yapmadığını söyledi. Burada dikkat çekici olan, tartışmanın kendisinden çok, böyle bir bilginin Meclis’te düzenleme tartışmasının hemen öncesinde kamuoyuna taşınmasının yaratabileceği siyasal etkidir.

Çünkü bazen bir tartışmanın yönünü değiştirmek için yeni bir bilgi vermek gerekmez; belirsizlik yaratmak da yeterlidir.

Fakat meselenin daha derin bir tarafı var.

Kürt meselesinin çözümü gündeme geldiğinde, toplumun farklı kesimlerinden insanların kendi sorunlarını ve yaşadıkları adaletsizlikleri hatırlaması anlaşılır. Kendi meselesinin de görülmesini istemek, kendi mağduriyetinin de giderilmesini talep etmek son derece meşrudur.

Sorun, kendi sorununun çözülmesini istemekten başkasının sorununun çözülmesine itiraz etmeye geçildiği yerde başlıyor.

“Benim meselem çözülmüyorsa onunki de çözülmesin” düşüncesi, ilk bakışta bir eşitlik talebi gibi görünebilir. Fakat eşitlik, herkesin aynı anda aynı sorununun çözülmesi değildir.

Bir ülkede farklı insanların farklı tarihsel deneyimleri, farklı mağduriyetleri ve farklı hukuki sorunları olabilir. Bunların çözümünün aynı anda, aynı yöntemle ve aynı siyasal zeminde gerçekleşmesini beklemek zorunda değiliz. Bir sorunun çözümünü diğerinin çözümünün ön koşulu haline getirdiğimizde, sorunları çözmek yerine birbirine rehin bırakmış oluruz.

Tam da burada Kürt meselesi bir turnusola dönüşüyor.

Çünkü mesele yalnızca Kürtlerin yaşadığı sorunlarla ilgili değil. Kürt meselesinin çözüm ihtimali, Türkiye toplumunun başkasının meselesine nasıl baktığını da açığa çıkarıyor.

Kendi acımızı başka bir acının önüne koyduğumuzda, adalet talebini büyütmek yerine mağduriyetler arasında yeni bir hiyerarşi kuruyoruz.

Bugün Çerçeve Yasa tartışmasının etrafında dolaşan daha büyük meselelerden biri de bu.

Muhalefetin farklı kesimlerinde ortaya çıkan farklı tutumlar da bu nedenle yalnızca “kim yasaya karşı, kim yasadan yana?” basitliğinde okunmamalı. Her siyasi aktörün kendi seçmeniyle, kendi geçmişiyle, kendi siyasal bagajıyla ve kendi mağduriyet algısıyla kurduğu ilişkinin de bu tutumlarda payı var.

Çünkü Kürt meselesi Türkiye’de hiçbir zaman yalnızca bugünün meselesi olmadı. Her yeni tartışma, geçmişte üretilmiş anlamları da beraberinde getiriyor.

Bu yüzden farklı acıları birbirinin karşısına dizmek yerine, her birini kendi özgünlüğü içerisinde tanıyabilmek gerekiyor.

Kürt meselesinin çözümü, başka mağduriyetlerin görünmez hale gelmesi anlamına gelmez. KHK’lilerin yaşadığı hukuksuzlukların giderilmesi de Kürt meselesinin çözümünü ertelemek için gerekçe olamaz.

Çünkü meseleleri birbirine karşı yarıştırdığımızda ortak bir adalet zemini değil, mağduriyetlerin hiyerarşisi ortaya çıkıyor. “Önce benim meselem” siyaseti tam da burada tıkanıyor. Herkes kendi acısını merkeze aldığında, ortak bir gelecek fikrinin kurulabileceği alan giderek daralıyor.

Oysa demokratikleşme, bütün sorunların aynı anda çözülmesini beklemek değil; farklı sorunların birbirini engellemediği bir siyasal zemin kurabilmek.

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, kendi mağduriyetimizi başkasının mağduriyetine karşı bir ölçü olarak kullanmaktan vazgeçmek.

Adalet, herkesin aynı anda aynı şeyi yaşaması ya da bütün sorunların aynı sırayla çözülmesi değil.

Bir sorunun çözümünü başka bir sorunun çözümüne engel haline getirmemek.

Kürt meselesinin çözümü konuşulurken Türkiye’nin önündeki sınavlardan biri de burada başlıyor.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış