Sömürgeciliğin toplumsal yıkımını anlatan “Burn” (Queimada) filminin finalinde José Dolores, kendisini ölüme götüren Sir William Walker'a dönerek şöyle der: "Hayır, ateş her şeyi yok etmez. Bir parça yaşam mutlaka kalır."
Aslında bütün mesele, geriye kalan o yaşam parçasını kaybetmemektir. Çünkü kötülük, çoğu zaman sadece öldürdüğü insan sayısıyla değil, geride bıraktığı sessizliğin ve birbirine yabancılaşmış hayatların derinliğiyle ölçülür. Katliamlar da yalnızca insanların ölümüne yol açmaz, hafızalar arasında sınırlar da çizer. Çünkü onların gerçek hedefi belli sayıda insanı katletmek değildir. Hedef, ortak hafızayı, insanların birbirinin gözünün içine bakabilme cesaretini ve birlikte yaşama iradesini öldürmektir. Her can yok olduğunda, toplum da görünmeyen bir sosyolojik ölüme sürüklenir. İnsanlar yaşamaya devam eder ama ortak yas ölür, ötekinin çığlığını duymak ölür, birbirinin acısını duyabilme yeteneği ölür. İşte o zaman katliam, yalnızca gerçekleştiği günün değil, sonraki kuşakların da kaderine dönüşür.

*Gillo Pontecorvo’nun yönettiği 1969 yapımı anti-kolonyal kült film "Burn" (Queimada) filminin finalinde, isyancıların lideri José Dolores (Evaristo Márquez) İngiliz ordusu tarafından yakalanır ve asılarak idam edilir.
Sivas Madımak ile Başbağlar katliamları, Türkiye'nin yakın tarihine düşmüş iki ayrı gölge değildir. Bunlar aynı karanlığın iki farklı yansımasıdır. Bu nedenle onlara "ikiz acılar" dersek, yalnızca tarihin tesadüfi bir yakınlığına değil, aynı siyasal iklimin ürettiği ortak trajediye işaret etmiş oluruz.
Biri 2 Temmuz'da, diğeri üç gün sonra yaşandı. Biri bir oteli, diğeri bir köyü hedef aldı. Fakat her ikisi de aynı toplumsal fay hatlarına yöneldi, aynı korkuyu büyüttü, aynı öfkeyi besledi ve aynı toplumsal sonucu üretmek istedi. Asıl hedef, birlikte yaşama fikrini zayıflatmak; toplumu kendi acılarının içine hapsederek birbirine yabancılaştırmaktı. Herkesi kendi yankı odasına kapatmak, başkasının acısını duyulamaz hale getirmekti.
Bugünden geriye baktığımızda, iki katliam arasındaki en dikkat çekici benzerliğin yalnızca gerçekleştirildiği zaman olmadığını muhtemelen herkes artık görüyor. Planlanış biçimleri, hedef seçimleri, yarattıkları siyasal iklim ve toplumsal etkileri de birbirini tamamlayan bir tablo ortaya koyuyor.
Her iki olayda da insanların kimlikleri hedef alınmış, acılar kutuplaşmanın malzemesine dönüştürülmüş, toplum birbirine kuşkuyla bakan iki ayrı hafızaya bölünmüştür. Üstelik her iki katliamın geride bıraktığı aynı sayı —otuz üç—hafızaya kazınan simgesel bir yara haline gelmiştir. Sanki karanlık, aynı imzayı iki ayrı mekânda bırakmak istemiştir.
Katliamların en görünür sonucu karşılıklı 33’er can kaybıdır. Fakat daha ağırı ise yaratılan sosyolojik uçurumdur. Bir katliamın acısı, diğer katliamın toplumsal öfkesini besleyen bir araca dönüştürüldü. Böylece yas bile kutuplaşmanın malzemesi haline getirildi.
Bir toplumun ortak yaşamı, yalnızca hukukla ya da kurumlarla ayakta durmaz. İnsanların birbirinin acısını hissedebilme yeteneğiyle, ortak bir gelecek kurabileceklerine dair inançlarıyla ayakta kalır. İşte bütün diğerleri gibi bu iki katliamın da görünmeyen hedefi tam da burasıdır.
Yıllar boyunca bu ülkenin yarısı Madımak'ın alevini yüreğinde taşırken diğer yarısı Başbağlar'ın soğuk toprağına sarıldı. İki acı aynı ülkenin toprağında filizlendi. Fakat bir türlü aynı vicdanda buluşamadı. Sanki biri hatırlandığında diğeri unutulmak zorundaymış gibi davranıldı. Acıların birbirinin alternatifi olmadığını çok az insan hatırladı. Karanlığın en büyük başarısı belki de tam buydu.
Çünkü şiddetin en kalıcı sonucu öldürdüğü insanlar değildir. Daha da kalıcı olanı geride kalanların birbirini anlayabilme yeteneğini öldürmesidir. Toplum, kendi hafızasını iki ayrı odaya kapattığında, her oda yalnızca kendi çığlığını duyar. Diğer odadan yükselen ses ise zamanla yabancı bir dile dönüşür.
1990'lı yıllar yalnızca faili meçhullerin, zorla kaybetmelerin ve siyasal cinayetlerin yılları değildi. Aynı zamanda hakikatin parçalandığı yıllardı. Herkes eline geçmişin kırık aynasından bir parça aldı ve yalnızca kendi yansımasına baktı. Oysa hakikat, tek bir parçadan görülemez.
Madımak ile Başbağlar, birbirini dışlayarak değil; ancak birlikte okunabildiğinde anlaşılabilir. Birini ötekine rağmen anlamaya çalışmak, her ikisini de eksik anlamaktır.
Çünkü bu iki katliamı birbirine bağlayan yalnızca üç günlük zaman değildir. Aralarındaki yüz yetmiş kilometrelik mesafe de değildir. Onları birbirine bağlayan, aynı siyasal atmosfer, aynı gerilim siyaseti ve aynı toplumsal mühendisliktir. Her ikisi de bu ülkenin halklarını birbirinden uzaklaştırmayı amaçlayan karanlık bir stratejinin farklı sahneleridir.
Çok kez gördük ki toplumsal çatışmalar çoğu zaman kendiliğinden büyümez. Korku beslenir, öfke örgütlenir, hafıza seçici hale getirilir. İnsanlar birbirlerinin acısını unutmaya başladıklarında ise geriye yalnızca birbirinden kuşkulanan topluluklar kalır. Böyle zamanlarda gerçek fail görünmezleşir. İnsanlar birbirlerinin hikâyesiyle kavga ederken, onları birbirine düşüren düzen ise varlığını sürdürür.
Bu yüzden bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, acıları yarıştırmak değil, hakikati bütünüyle görebilecek bir cesaret geliştirmektir.
Yüzleşmek, geçmişi yeniden kanatmak değildir. Yüzleşmek, yarayı açan eli aramaktır.
Çünkü hakikatin üzeri örtüldüğünde acılar dinmez. Acılar yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılır. Unutmak, hiçbir toplumu iyileştirmedi. Tam tersine, yeni kırılmaların zeminini hazırladı.
Bugün geçmişe karşı borcumuz, geleceğe karşı da sorumluluğumuz var. Geçmişe borcumuz, olan biteni anlamaya çalışırken her şeyin üstüne çökmüş karanlığı dağıtarak hakikatin görünür olmasını sağlamak; geleceğe sorumluluğumuz ise kendi acımız kadar ötekinin acısına da kulak verebilmektir. Birini unutmak, yalnızca geçmişten bir sayfayı eksiltmek değildir. Aynı zamanda gelecekte yaşanabilecek başka felaketler için sessiz bir unutma kültürü üretmektir.
Bu ülkenin ihtiyacı, birbirine rakip hafızalar değil, birbirini tamamlayan bir hakikat hafızasıdır.
Madımak'ın ateşi de Başbağlar'ın sessizliği de aynı ülkenin acısıdır. Bu iki acıyı birbirinden ayıran her yaklaşım, aslında onları üreten karanlığın bıraktığı mirası sürdürür.
Artık yapılması gereken şey, yalnızca kendi yasımızı değil, ötekinin çığlığını da duyabilmektir.
Yorumlar (0)