Türkiye'de yaşanan son gelişmeler yalnızca bir parti içi iktidar mücadelesi değildir. Yaşananlar, sermaye düzeninin ve otoriter devlet aygıtının, halkın değişim talebini temsil eden siyasal kanalları etkisizleştirme girişimidir. Cumhuriyet Halk Partisi üzerinde güdümlü yargı eliyle kurulan vesayet, özünde milyonlarca yurttaşın iradesine yönelmiş bir siyasal operasyondur, darbedir.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne atanan kayyumun ekranlardaki açıklamalarından sonra bugün tartışılması gereken soru artık "olağanüstü kurultay olur mu?" sorusu değildir. Asıl soru şudur: Demokratik meşruiyetini kaybetmiş bir yapının içinde demokratik dönüşüm mümkün müdür?
Tarihsel deneyim göstermektedir ki bürokratikleşmiş ve vesayet altına alınmış siyasal yapılarda demokrasi aşağıdan yukarıya işlemez. Hukuku kendi siyasal ihtiyaçlarına göre yorumlayan, üyeyi karar süreçlerinden dışlayan ve örgütü edilgen bir kitleye dönüştüren anlayışlardan mahallelerden başlayacak özgür ve demokratik bir kongre süreci beklemek gerçekçi değildir. Böyle bir zeminde yapılacak kongre ve kurultaylar; üyelerin iradesinin bastırılması, mahallelerde sandığın üyelerden kaçırılması, tehdit, şantaj, işten çıkarma ve benzeri yöntemlerle şekillendirilmiş bir delege yapısının oluşturularak örgütsel mühendisliğin ürününe dönüşür.
Sorun yalnızca yönetsel değildir; ideolojiktir. Bugün "arınma" adı altında yürütülen süreç, gerçekte siyasal homojenleştirme ve tasfiye operasyonudur. Amaç farklı eğilimlerden arındırılmış dar bir siyasal aparat yaratmaktır. Milletvekillerinden belediye başkanlarına, il ve ilçe yöneticilerinden parti emekçilerine kadar geniş bir kesimin siyasi hedefler haline getirilmesi tesadüf değildir. Çünkü tasfiye edilmek istenen kişiler değil, değişim talebinin ta kendisidir.
Bu süreç aynı zamanda Türkiye'de muhalefetin sistem içi sınırlar içerisine hapsedilmesi girişimidir. Sarayın toplumsal rıza üretemediği noktada devreye sokulan mekanizma, muhalefetin içeriden etkisizleştirilmesidir. Böylece halkın öfkesini örgütleyebilecek kanallar denetim altına alınmakta, düzen için risk oluşturan dinamikler nötralize edilmektedir.
Dış politikada da benzer bir yönelim görülmektedir. Cumhuriyet'in bağımsızlıkçı ve barışçı dış politika mirası aşındırılırken, Türkiye'nin emperyal güç merkezlerinin bölgesel projelerine eklemlenmesini meşrulaştıran yeni bir siyasal dil üretilmektedir. Oysa solun tarihsel görevi, halkların kardeşliğini ve ulusal egemenliği savunmaktır; emperyal tasarımların yerel tercümanı olmak değil.
Önümüzdeki dönemde rejimin temel hedeflerinden biri de başkanlık sisteminin kalıcılaştırılması olacaktır. Anayasal tartışmaların merkezinde demokratikleşme değil, otoriterliğin kurumsallaştırılması yer almaktadır. Parlamento görüntüsü altında yürütülen süreç, yürütme gücünün daha da merkezileştirilmesine hizmet etmektedir.
Bu nedenle muhalefet içindeki direniş odaklarının hedef alınması şaşırtıcı değildir. Milletvekillerine yönelik baskılar, yerel yönetimlere dönük müdahaleler ve yargının siyasal araç olarak kullanılması aynı stratejinin parçalarıdır. Amaç yalnızca bugünkü itirazları bastırmak değil, yarın doğabilecek yeni siyasal alternatiflerin de önünü kesmektir.
Tam da bu noktada Çankaya Mahalleler Forumu'nun ortaya koyduğu tespit belirleyici hale gelmektedir: Demokratik siyasetin yeniden kuruluşu yukarıdan değil aşağıdan, genel merkezlerden değil mahallelerden başlayacaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey bir lider değişimi değil, siyasal biçim değişikliğidir. Çünkü kriz, kadro krizi olmaktan çıkmış; temsil krizi haline gelmiştir. Milyonlarca yurttaşın değişim talebini taşıyabilecek yeni bir siyasal araç yaratılmadığı sürece mevcut yapılar kendi iç çelişkileri içinde tükenmeye devam edecektir.
Bu nedenle yeni bir parti kurmak artık duygusal bir kopuşun ya da örgütsel bir tercihin konusu değildir. Bu, demokratik muhalefetin tarihsel sürekliliğini koruyabilmesinin zorunlu koşulu haline gelmiştir.
Ancak kurulacak yeni yapı, eski alışkanlıkların yeniden üretildiği bir merkez bürokrasisi olmamalıdır. Mahalle meclislerine dayanan, üyelerin doğrudan söz ve karar hakkına sahip olduğu, gençlerin ve emekçilerin siyasal özne haline geldiği, kolektif liderlik anlayışıyla işleyen, halkçı ve kamucu bir programı esas alan yeni bir örgütlenme modeli yaratılmalıdır. Çünkü mesele yalnızca bir partiyi kurtarmak değildir. Mesele, otoriterleşme karşısında halkın kendi siyasal iradesini yeniden örgütleyebilmesidir.
Tarih göstermiştir ki eski kurumlar toplumsal ihtiyaçlara cevap veremez hale geldiğinde yeni siyasal biçimler ortaya çıkar. Bugün Türkiye'nin demokratik muhalefeti tam da böyle bir tarihsel eşiğin üzerindedir. Artık soru "yeni bir örgütlenme gerekli mi?" sorusu değildir. Soru şudur: Bu örgütlenme ne kadar hızlı, ne kadar cesur ve ne kadar halkçı biçimde kurulacaktır?
Tarihin ilerleyişi boşluk kabul etmez. Eğer mevcut yapılar toplumsal enerjiyi taşıyamıyorsa, o enerji kendisine ya yeni bir kanal açar ya sönümlenir ya da başka mecralarda kendini örgütler.
Yorumlar (0)