Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Kürt Meselesi ve Solun Tutumu

Son günlerde Erkan Baş'ın T24’teki röportajda kullandığı ifade etrafında yürüyen tartışmalar, ilk bakışta tek bir siyasetçinin sözleri üzerine yürüyen bir polemik gibi görünse de, kısa sürede çok daha geniş bir siyasal ve teorik tartışmanın kapısını aralamıştır. Artık mesele yalnızca kullanılan bir ifadeden ibaret değildir. Tartışma, Türkiye solunun Kürt meselesine ve Kürt hareketine nasıl yaklaştığını, demokratik dönüşüm mücadelesinin hangi toplumsal ve siyasal güçler arasında, nasıl bir ilişki temelinde yürütüleceğini ve birleşik mücadelenin eşit özneler arasında mı yoksa eklemlenme ilişkisi üzerinden mi kurulacağını yeniden gündeme taşımıştır.

Kürt Meselesi ve Solun Tutumu

Aslında bu tür tartışmalar yeni değildir. Türkiye'de Kürt meselesinin belirleyici hale geldiği her dönemde benzer gerilimler ortaya çıkmıştır. Her kritik eşikte yalnızca Kürt meselesine ilişkin tutumlar değil, Türkiye solu ile Kürt hareketi arasındaki ilişkinin niteliği de yeniden tartışma konusu olmuştur.

Bu nedenle bugün yaşananları anlamak için yalnızca güncel gelişmelere değil, daha geniş tarihsel ve siyasal bir arka plana bakmak gerekmektedir.

Öncelikle her konuda olduğu gibi toptancı yaklaşımın riskli oldugunu belirtelim. Mesele Türkiye solu deyince hepsi aynı yerde durmuyor. Başta Kürt meselesi olmak üzere, bir çok konu başlığında ve siyaset anlayışında farklılıklar bulunmaktadır.

Örneğin Türkiye sol-sosyalist hareketinin Kürt meselesine yaklaşımı hiçbir zaman yekpare olmamıştır. Tarihsel olarak en az üç farklı eğilimden söz etmek mümkündür.

Birinci eğilim, Kürt coğrafyasını tanıyan, ayrı bir ülke olduğunu ve bu ülkenin parçalandığını, Kürt halkının ve Kürt hareketinin siyasal bir özne olduğunu söyleyen, Kürt meselesinin özgünlüğünü kabul eden ve enternasyonalist dayanışmayı esas alan yaklaşımdır. Bu kesimler uzun yıllar boyunca inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı mücadele etmiştir. Kürt halkının temel demokratik haklarını savunmuş ve bunun ağır bedellerini ödemiştir.

İkinci eğilim ise Kürt meselesinin varlığını kabul etmekle birlikte, onu çoğu zaman Türkiye merkezli siyasal stratejilere tabi kılan yaklaşımdır. Kürt hareketiyle dayanışmayı savunur; ancak onu çoğu zaman Türkiye siyasetinin ihtiyaçları üzerinden okur. Kürt siyasal öznesinin kendi stratejik tercihlerini ve bölgesel perspektifini kabul etmekte zorlanır.

Bugün Erkan Baş özelinde ortaya çıkan gerilimlerin önemli bir bölümü bu zeminde şekillenmektedir.

Üçüncü eğilim ise Kürt meselesini reddeden, önemsizleştiren ya da ikincil gören sosyal-şoven yaklaşımdır. Bu anlayış farklı dönemlerde farklı biçimlerde ortaya çıkmış; Kürt halkının kolektif hak taleplerine, siyasal statü arayışına ve bağımsız siyasal iradesine mesafeli, hatta çoğu zaman karşıt bir tutum geliştirmiştir. Bu da çoğu zaman anti emperyalizm söylemi ve ultra Saray karşıtlığı üzerinden yapılmaktadır.

Dolayısıyla bugün yaşanan tartışmaları açıklarken Türkiye solunu tek bir bütün olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bir yanda enternasyonalist ve eşitlikçi yaklaşımlar, bir yandan konjonktür ve kısa vadeli yaklaşımlar, diğer yanda açık sosyal-şoven tutumlar bulunmaktadır.

Ancak güncel tartışmanın merkezinde daha çok ikinci eğilim yer almaktadır: Kürt meselesini kabul eden fakat Kürt siyasal öznesiyle eşit ilişki kurmakta zorlanan, hatta çoğu zaman konjonktürel ve günübirlik ilişki kuran yaklaşımdır.

Sorunun düğümlendiği noktalardan biri tam olarak burasıdır.

Çünkü Kürtlerin varlığını kabul etmek ile Kürt siyasal iradesini eşit bir özne olarak kabul etmek aynı şey değildir.

Kürtlerin oylarına ihtiyaç duymak, Kürtlerin desteğini istemek ya da Kürtlerin demokrasi mücadelesindeki önemini vurgulamak; onların siyasal tercihlerini, bölgesel ilişkilerini, stratejik yönelimlerini ve bağımsız politik varlığını tanımayı kendiliğinden sağlamamaktadır.

Oysa son kırk yılın deneyimi, Kürt hareketinin yalnızca bir kimlik hareketi ya da seçimlerde destek veren bir seçmen kitlesi olmadığını açık biçimde göstermiştir.

Kürt hareketi milyonlarca insanı etkileyen toplumsal bir harekete, güçlü bir kadın hareketine, yerel yönetim deneyimlerine, yaygın bir sivil toplum ağına, uluslararası ilişkilere ve bölgesel etkileri bulunan siyasal bir aktöre dönüşmüştür.

Dolayısıyla bugün Kürt meselesi üzerine konuşurken yalnızca bir kimlik sorunundan değil, aynı zamanda güçlü ve örgütlü bir siyasal öznenin varlığından söz edilmektedir.

Bu gerçeklik yeterince kavranmadığında ise zaman zaman tek bir cümle etrafında başlayan tartışmalar çok daha derin siyasal sorunları görünür hale getirebilmektedir.

Nitekim son tartışmalarda yaşanan da budur. Tepkinin nedeni yalnızca kullanılan ifadeler değildir. Kürt kamuoyunun önemli bir bölümü meseleyi bir seçim hesabı ya da aday değerlendirmesi olarak değil, Kürtçenin kamusal görünürlüğüne ve Kürt siyasal öznesinin nasıl görüldüğüne ilişkin daha genel bir yaklaşımın dışavurumu olarak değerlendirmiştir.

Çünkü demokratik siyasette bir adayın programı, siyasal çizgisi ya da temsil ettiği toplumsal kesimler tartışılabilir. Ancak bir kişinin anadilini kullanmasının siyasal dezavantaj olarak sunulması farklı bir tartışmayı gündeme getirir. Bu nedenle ortaya çıkan tepki yalnızca belirli bir ifadeye değil, o ifadenin işaret ettiği anlayışa yönelmiştir.

Birleşik Mücadele mi
Eklemlenme mi?

Türkiye'deki birleşik mücadele tartışmalarının önemli bir bölümü de bu noktada düğümlenmektedir.

Birleşik mücadele, farklı toplumsal ve siyasal güçlerin kendi kimliklerini, örgütlerini ve programlarını koruyarak ortak hedefler doğrultusunda birlikte hareket etmeleridir.

Gerçek bir birlik ilişkisinde taraflar eşittir. Her özne kendi siyasal iradesini korur ve ortak mücadele gönüllü bir ilişki temelinde yürütülür.

Eklemlenme ilişkisinde ise bir taraf merkezde, diğer taraf çevrede konumlanır. Kararlar merkez tarafından alınır, çevredeki öznenin rolü ise çoğu zaman destek sunmakla sınırlı kalır.

Fakat uzun yıllardır yaşanan şey çoğu zaman eşitler arasında bir birlik değil, mevcut siyasal projelere eklemlenme olmuştur. Kimi zaman sosyalist mücadele adına, kimi zaman demokrasi mücadelesi adına, kimi zaman da seçim hesapları üzerinden Kürt hareketinin kendi özgün taleplerini geri plana itmesi beklenmiştir.

Buna karşılık Kürt hareketi farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da esas olarak şu çizgiyi savunmuştur:

Ayrı örgütlenme, ortak mücadele.

Bunun temel nedenlerinden biri Türkiye ile Kürdistan'ın aynı siyasal coğrafya içinde bulunmasına rağmen farklı ulusal ve toplumsal gerçekliklere sahip olmasıdır. Ortak mücadele, bu farklılığı inkâr ederek değil; iki halkın ve iki siyasal öznenin eşitliğini kabul ederek kurulabilir. Aksi halde birlik, eşitler arasında bir ortaklık olmaktan çıkar; merkez-çevre ilişkisine dönüşür.

Bu yaklaşım yalnızca örgütsel bir tercih değil, aynı zamanda siyasal eşitlik talebinin ifadesidir.

Oysa Kürt meselesi ile Türkiye'nin demokratikleşmesi arasında diyalektik bir ilişki bulunmaktadır. Kürt sorunu çözülmeden demokratikleşme tamamlanamaz; demokratikleşme derinleşmeden de Kürt sorunu kalıcı biçimde çözülemez. Buna rağmen bu ilişki uzun yıllar boyunca doğru biçimde kurulamamış, iki mücadele çoğu zaman birbirinden kopuk ele alınmıştır.

1960'lı yıllardan itibaren Türkiye solunun Kürt meselesiyle kurduğu ilişki sürekli tartışma ve gerilim konusu olmuştur. Bir tarafta Kürt meselesini sınıf mücadelesinin doğal bir uzantısı olarak gören yaklaşımlar yer alırken, diğer tarafta Kürt meselesinin özgünlüğünü ve siyasal karakterini vurgulayan yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

Bir tarafta Kürt meselesinin ancak bölgesel bir perspektifle çözülebileceğini savunan anlayışlar bulunurken, diğer tarafta dar milliyetçi reflekslerle üretilen indirgemeci yaklaşımlar varlığını sürdürmüştür.

Aradan geçen yıllar içinde hem Türkiye solu hem de Kürt hareketi önemli dönüşümler yaşamıştır. Ancak bazı teorik ve siyasal düğümler henüz çözülebilmiş değildir.

Türkiye solu ile Kürt hareketi arasındaki tartışmaların önemli bir bölümü, Kürt meselesinin varlığından çok Kürt siyasal iradesinin nasıl konumlandırıldığı etrafında şekillenmiştir. Bugün yaşanan gerilimlerin önemli bir kısmı da bu tarihsel mirasın devamıdır.

Bu nedenle mesele kişiselleştirilerek açıklanamaz. Karşımızda tarihsel kökleri olan daha geniş bir problem bulunmaktadır.

Tartışmanın kısa sürede bazı milliyetçi ve ulusalcı çevreler tarafından sahiplenilmesi de dikkat çekicidir. Kimi çevreler bu tartışmayı "milli sol" söylemlerini yeniden üretmenin ve Kürt hareketi ile Türkiye solu arasındaki gerilimleri derinleştirmenin vesilesi haline getirmiştir. Çünkü tartışmanın merkezinde hangi dilin konuşulduğu değil, Kürt siyasal öznesinin demokratik mücadele içindeki yerinin nasıl tanımlandığı sorunu bulunmaktadır.

Kapanmacı Milliyetçilik

Ancak bu tartışmadan hareketle ortak mücadele fikrini bütünüyle reddeden yaklaşımlar da en az diğerleri kadar sorunludur. Türkiye solunun Kürt meselesi karşısındaki eksiklerini eleştirmek ne kadar gerekliyse, her gerilimden hareketle kapanmacı Kürt milliyetçi tutumları eleştirmek de o kadar gereklidir.

Üstelik bu yaklaşım Kürt hareketinin kendi tarihsel deneyimiyle de hiç bir şekilde örtüşmemektedir.

Kürt hareketinin tarihsel başarısı yalnızca kendi kitlesel gücünden kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda farklı toplumsal ve siyasal güçlerle ilişki kurabilme kapasitesinden de kaynaklanmaktadır.

1990'lardan itibaren insan hakları hareketiyle, demokratik kitle örgütleriyle, sosyalist yapılarla, kadın hareketiyle, aydınlarla ve farklı toplumsal kesimlerle kurulan ilişkiler Kürt hareketinin etki alanını genişletmiştir.

Daha sonraki dönemde ortaya çıkan HDK ve HDP deneyimleri de bu anlayışın ürünüdür. Bu girişimlerin eksikleri ve sınırları ayrıca tartışılabilir. Ancak temel amaç, Kürt meselesi ile Türkiye'nin demokratikleşme mücadelesi arasında ortak bir siyasal zemin yaratmaktı.

Bu nedenle siyaseti yalnızca seçim matematiğine indirgeyen yaklaşımlar meseleyi eksik kavramaktadır. Siyasal güç yalnızca seçimlerde alınan oylarla ölçülemez. Örgütsel birikim, toplumsal meşruiyet, düşünsel üretim kapasitesi ve farklı toplumsal kesimler arasında köprü kurabilme yeteneği de siyasal gücün önemli unsurlarıdır.

Buna rağmen son yıllarda bazı Kürt milliyetçisi çevreler, Türkiye'deki demokratik ve sosyalist güçlerle kurulan her türlü ilişkiyi yanlış ilan etmektedir.

Bu çevrelere göre Türkiye solu değişmez, ortak mücadele mümkün değildir ve Kürtler yalnızca kendi güçlerine dayanmalıdır.

Bu yaklaşım ilk bakışta radikal görünse de siyasal olarak ciddi sorunlar taşımaktadır.

Çünkü Türkiye'deki demokratik dönüşüm yalnızca Kürtlerin mücadelesiyle gerçekleşemez. Aynı şekilde Türkiye'deki demokratik ve sosyalist güçlerin de Kürt hareketini dışlayarak otoriterleşmeye karşı etkili bir mücadele yürütmeleri mümkün değildir.

Dolayısıyla kapanmacı milliyetçilik de, Kürtleri yalnızca destek gücü olarak gören yaklaşımlar kadar sorunlu sonuçlar üretmektedir.

Sonuç: Eşitler Arasında Birlik

Bugün tartışılması gereken temel soru, Kürtlerin Türkiye soluna ya da Türkiye solunun Kürtlere ne kadar ihtiyaç duyduğu değildir.

Asıl soru, eşitler arasında bir birlik ilişkisinin mümkün olup olmadığıdır.

Sorun yalnızca seçim ittifakları ya da dönemsel siyasi iş birlikleri değildir. Sorun, demokratik dönüşüm mücadelesinin hangi toplumsal ve siyasal temeller üzerinde yükseleceğidir.

Bugün yaşanan tartışmaların önemi de burada yatmaktadır. Çünkü görünür hale gelen şey yalnızca Kürt meselesine ilişkin farklı yaklaşımlar değil, birleşik mücadelenin hangi ilişki biçimi üzerine kurulacağı sorusudur.

Kürtleri yalnızca desteğine ihtiyaç duyulan bir toplumsal güç olarak görmek de, ortak mücadeleyi bütünüyle reddeden kapanmacı yaklaşımlar da bu soruya yanıt üretememektedir.

Türkiye'de demokratik dönüşümün ve birleşik mücadelenin geleceği, eşit siyasal özneler arasında karşılıklı güvene, tanınmaya ve ortak mücadele iradesine dayanan yeni bir ilişkinin kurulup kurulamayacağına bağlıdır. Çünkü gerçek birlik, ancak eşitlerin birliği olduğunda kalıcı ve dönüştürücü bir siyasal güç haline gelebilir.

***
Kapak resmi: Rembrandt van Rijn – Kudüs'ün Yıkılışına Ağlayan Yeremya (1630)

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış