Yaklaşık iki hafta sonra 1 Mayıs geldi. İşçinin, emekçinin bayramı. Bu kez Shakespeare’in sözünü hatırladık, “Dünya bizim de sahnemizdir.” dedik, çıktık sokağa. Yine kızgındık, buruktuk, umutluyduk. Çünkü yaşıyorduk.
Bilen bilir, bilmeyenlere de anlatır muhakkak. Ancak ben araya gireyim. Bir oyunun çalışılma süreci yaklaşık iki ay kadardır. Yönetmeninden dramaturguna, oyuncusundan terzisine, dekor tasarımından, dekor uygulayıcısına kadar yaklaşık yüz kişi bu iki ay süresince deliler gibi çalışır. Ancak sonuçta hep ve sadece oyuncu anılır, hatırlanır. Hiçbir seyirci “ Mehmet Bey, dekorun vidalarını ne kadar da güzel sıkmışsınız. Bakınız oyuncu dekordan düşüp sakatlanmadı.” demez. Demek zorunda da değildir. Tiyatronun doğası gereği bütün bir çalışmanın, sürecin, sabaha kadar çalışılan gecelere fon müziği yapan ağustos böceğinin bile emeği oyuncu ile seyirciye aktarılır.
Sanat nedir? Bilmiyorum. Bildiğim kadarını anlatayım. Sanat, bir alternatif söyleyiş biçimidir. Başka türlü söylemek ise yaratıcı olmayı gerektirir. Bu yaratıcılık için ne konservatuvar okumaya ne de devlet tiyatrolarında torpilinin olmasına gerek vardır. Bu yaratıcılık için yalnızca “yaşama hevesi” dediğimiz o öz gereklidir. Bu öz, anlatmak istediğin şeyi ambalajlamaktır. Filiz Akın’ın Tarık Akan’a yazdığı mektuba kondurduğu öpücüktür, Hafize Ana’nın İnek Şaban’a torpil geçmesidir. Güzelliktir.
Biçim ve konu tartışmaları hep yapılır. Aşağı yukarı dünyanın konusu aynıdır. Sınırlı bir ömür, genetik, azıcık şans, birazcık çalışma, olduğu kadar da güzellik. Biçim ise kişinin bileceği iştir. Ya büyük bir ayrılığın ardından silahlanıp öldürürsün birini -başkasını veya kendini- ya da oturur şiir yazarsın. Sen bilirsin.
Sanatı icra eden kişiye Sanatçı diyorsak, örneğin dekorun vidasını takan Mehmet Abi’ye ne diyeceğiz? Sabahlara kadar yârinin kucağından uzak kalıp çöp toplayan Ahmet Abi’den daha şanslı olduğundan mı bahsedeceğiz, ağzına sıçmak istediği insanların sıçtığı tuvaleti temizlemek zorunda kalan Şengül Abla’yı düşünüp sırtını mı sıvazlayacağız Mehmet Abi’nin, ya da dizilerde izleyip acayip hayran olduğumuz Zübeyir Bey’in bir selfie kadar yakınında bulunduğu için ona bir çay mı ısmarlayacağız? Ne yapacağız?
Ekmek parası diyeceğiz, boğaz geçindirmek diyeceğiz, hayat kaygısı diyeceğiz, hiç oyun izlemeyen, belki hiç kitap okumadan otuz yıldır tiyatroda bilet kesen amcanın ironisini hissedeceğiz. Güzelliğe ihtiyacın körelmesine hayıflanacağız. ‘‘Sanat bir sınıfın
malı mıdır?’’ gibi sorular soracağız; muhtemelen vereceğimiz cevaptan utanacağınız da soru yanlış deyip kenara çekileceğiz.
Tiyatroda yıllardır çalışıp, hiç oyun izlemeyene işçi denir. Hayatın kıymetini bilmediğine işçi denir. Hayatın kıymetini bilmediğine işçi denir. Hayatın hoyrat davrandığına işçi denir. Patron olmayana işçi denir. Emek verene işçi denmez. Herkes emek verir. Emeğinin karşılığını alamayana işçi denir. Cem Karaca’nın şarkısındaki arkası puslu aynaya bakmaya vakti olmayanlara, kesmeyi unuttuğu tırnağını sırf yevmiyeden olmamak için kemirip mideye indirene, sevdiğine her sinirlendiğinde “Benim başka dertlerim var Aysu!” diye bağırana, içinden acı akan, umudu öldüren arabesk şarkılara sarılana işçi denir. Atasözleri ve deyimler sözlüğünü başucu kitabı yapmış olana, içinden ezberlediği kelamlara hayatını bağlayana, ölü doğmuş bir çocuk gibi sadece yaşamaya çalışana işçi denir. Anasına söven patronun, anasına köpüklü şahane Türk kahvesi yapmak zorunda olana işçi denir. Hiç satın alamayacağı bir arabanın şoförü olana,
hiç âşık olmayacağı bir adamla sevişene, hiç gitmek istemediği bir yere mecburen giden taksiciye, suyun kaldırma kuvvetine inanmayan bir gemi kaptanına, yağmurdan nefret eden bir şemsiyeye, bayramında bile çalışana, çalışmak zorunda olana, sırf başkaları çalışmasın, dinlensin, keyif yapsın diye çalışana işçi denir.
Personel servisinin geçtiği güzergâha taşınana işçi denir. Zengin edene işçi denir. Sömürülüne işçi denir. Bağırmaya, çağırmaya, sesini çıkarmaya vakti olmayana, grev yaparken, ölümü düşünürken evdeki bir kap çorbasının kaynama noktasını merak edene, yaz geliyor diye sevinene, cemrenin doğal gaz faturasının üzerine düşmesini hayal edene, bombaların, hırsızların, riyakârların, çok konuşanların, çok susanların, öğrencilerin, öğretmenlerin, âşıkların, meczupların arasından öyle bir gölge gibi geçip gidene işçi denir.
Sahneyi silene mesela. Hiç cebine girmeyecek değerdeki tiyatro paralarına bakıp, en kötü sigarayı, ciğerinin en köşesine kadar çekene, bir duble rakı içmek için üç yıl çalışana, haksızlığa haksızlığı kimin yaptığına göre başkaldırana, mecbur olana, mahcup olana, dert olana, can olana, 1 Mayıs’ta bayramı olana işçi denir.
Kaybedecek çok şeyi olana işçi denir. Sinema’da çalışıp patlamış mısır ile öğün geçirene, hor görülene, aşağılanana işçi denir.
Patron olmayan herkese işçi denir.
Bize, bizmişiz gibi değil de, başkasıymış gibi gelene işçi denir.
Sahneye çıkanı, dekoru yapanı, bileti keseni, sahneyi sileni, tiyatronun tavanına ışığı asanı, yıllardır kadro bekleyip alamayanı, güzelliği aramayı bırakanı, ‘‘Ünlü olunca bizi unutma Ozan!’’ diye şimdiden hayıflananı, el pençe divan duranı, Dünya Tiyatro Günü’nde bildirisi okunmayanı, insanlığımızın harcı olanı, kendinden geçip bize yetişeni, kendini vereni, her biri... Tiyatronun işçileri, gününüz kutlu olsun.
Dünyanın işçileri, dünyanın çalışanları. Emeğinin karşılığını alamayanlar, Charlie Chaplin’i bir kere izlese dünyayı yerinden oynatacak ama Charlie Chaplin izleyecek vakti olmayanlar, dünyaya babasının malıymış gibi davranamayanlar, gurur duyamayanlar, âşık olamayanlar, yaşayanlar, yaşayanlar, yaşayanlar... Gününüz kutlu olsun.
Yakın dünyayı. Dünyayı yakın, edin.
Yorumlar (0)