Korona Bize Ne Yaptı?

Korona Bize Ne Yaptı?

Bugünlerde en sıklıkla duyduğumuz sorular arasında yeni korona adlı virüsün insanlığı nasıl bir durumda yakaladığı, neden olduğu tahribat göz önüne alındığında, virüsün mü çok akıllı ve yenilikçi olduğu, yoksa insanlığın zayıf bir anında mı virüsle karşılaştığı yer alıyor. Yaşanan durumun önceden hazırlanmış bir mizansen çerçevesinde, insan eliyle üretilip de ortalığa yanlışlıkla kaçırılan/salınan bir minik yaratık mı, yoksa şekil değiştirerek karşımıza çıkan koronavirüs serisinin yeni ve en hızla yayılma özelliğine sahip modeli mi olduğu soruları da arkasından geliyor.

Virüsün performansını ölçen birimi, biz insanlar, “vaka” olarak andık, yaptığı tahribatı “vefat”, ona karşı verdiğimiz mücadeledeki zaferimizi ise “iyileşen hasta” olarak adlandırdık. Her gün hem virüsün hem de kendimizin performansını ölçümledik; buradan çıkarak stratejiler kurduk; onu alt edecek karşı mücadele araçları üzerine araştırmalar yaptık; henüz tamamlayamadık; hala devam ediyoruz.

Bu virüsün yaşadığı ortamın su zerrecikleri ve bunların konduğu yüzeyler olduğu tespit edilmiş durumda. Vücudumuza ağız, burun ve gözden girip bulduğu ilk fırsatta soluk borumuza oradan da akciğerlerimize inmeye çalışıyor. Oraya indikten sonra da artık vücudumuzun savunma yapabilmesi epeyce zorlaşıyor. En azından bugün için, kesinlikle yan etkisi olmadan, mutlak fayda sağladığı kabul edilmiş bir tedavisinin olmadığı söyleniyor/yazılıyor uzmanlarca. Tedavi edilip de iyileşenlerin bir bölümünün kısa süre sonra kalp ve böbrek hastalıklarından yaşamlarını yitirdiklerine dair anlatılanlar da var.

Bu yazı, Nisan ayı boyunca yürüttüğümüz, başlıktaki adı taşıyan projenin öyküsünü ve göz önüne getirdiklerini anlatmak üzere kaleme alındı.  

Evlere kapandığımız bugünlerde kendimizden başkalarının da yaşamakta olduğu benzer stres şartlarının, kaygı ve endişelerin, umutlar ve hayallerin; aslında yaygın olarak paylaşıldığını görmenin de hem katılanlara hem de izleyenlere iyi geleceğini öngörerek giriştik projeye.

16 kişiye aşağıdaki dört soruyu sorup, yanıtları art arda vererek her soru için bir program oluşturduk. Sokağa çıkmanın sınırlandırıldığı günlerde yaptığımız bu görüşmelerin birkaçını açık ortamda yüz yüze, diğerlerini de mecburen internet üzerinden gerçekleştirdik.

Sorulara verilen yanıtların çeşitliliğini gözlemleyebilmek için görüşülen kişileri farklı yaş, cinsiyet, mesleklerden ve yaşam tarzlarına sahip çevrelerden seçmeye çalıştık. Sorular şöyleydi: 

1) Korona öncesi iş, ev, aile, sosyal yaşamınızı, boş zamalarınızı kullanma şekliniz nasıldı?

2) Koronayla birlikte gelen tedbirlerin yaşamınızdan eksilttikleri, ekledikleri, yarattığı imkanlar ve kısıtlar, etkiler neler oldu?

3) İdare/hükümet/devlet gibi politik kurumlardan, belediyeler/muhtarlıklar gibi hizmet sağlayıcı ve gündelik yaşamınıza yakın kurumlardan, meslek örgütlerinizden, birliklerinizden, derneklerinizden, apartman yönetimlerinden, mahalle birliklerinden, komşulardan, arkadaşlardan, dayanışma çevrelerinden  beklentileriniz  neler oldu ve bunlar ne ölçüde karşılandı?

4) Korona salgını tehdidi hafiflediği veya ortadan kalktığında bireysel yaşamınızda, küçük ve büyük çevrelerinizde, ülkemizde, dünyada, yaşamın kurgusunda nelerin değişmiş olabileceği, nelerin aynen sürdürülüyor olabileceği konusunda tasavvur ve öngörüleriniz nelerdir?

Konuşmaların art arda dizilmesiyle oluşan her programın arkasına, görüşmelerde ortaya çıkan anlayış ortaklıklarını ve öne çıkan değerlendirmeleri anlatan bir bölüm yapmaya çalıştık. Bu değerlendirmeleri birleştirerek oluşturduğumuz, bir bakıma program dizisinin  özeti aşağıda yer alıyor.

“Hepimiz aynı gemideyiz” sloganı korona virüsü ile karşılaştığımızdan beri siyaset oyuncuları ve kimi medyada pek kabul gördü ve her an tekrarlanarak, mızıkçılık yapacakların sözlerini boşa düşürmek, oyunbozan olarak algılanmalarını sağlamak için kullanıldı.”

“Hepimiz aynı gemideyiz” sloganı korona virüsü ile karşılaştığımızdan beri siyaset oyuncuları ve kimi medyada pek kabul gördü ve her an tekrarlanarak, mızıkçılık yapacakların sözlerini boşa düşürmek, oyunbozan olarak algılanmalarını sağlamak için kullanıldı.

Aynı gemiden Dünya adlı gezegen anlaşılmış olsa mesele yoktu elbette. Ancak biliyoruz ki, o gemi kaptanı, çarkçısı, yolcusu farklı katlarda ve farklı donatılmış konfor şartlarında bulunan, birilerinin üst kattaki havuz kenarında keyifle güneşlenirken diğerinin alttaki kazan dairesinde  çalıştığı; hatta bazılarının kaçak yolcu olarak depolarda istiflendiği bir gemi olunca hepimizin ortak gemisi anlatısının gerçeklikle ilgisinin olmadığı; yukarıdakiler lehine aşağıdakilerin ses çıkarmamaya razı edilmesine yönelik çağrısı olduğu ortaya çıktı.

Aslına bakarsanız geminin tasarımında da işletmesinde de sorun var besbelli. Oxfam’ın “Eşitsizlik Raporu 2018” adlı dokümanı, dünya yüzündeki en zengin sekiz kişinin varlıkları toplamının dünya nüfusunun yarısının, yani 3,6 milyar kişinin varlıklarının toplamı kadar olduğunu; tüm dünyada alt gelir gruplarında yer alan 3,6 milyar kişinin 2017 yılında gelirlerinin artmadığını, yani, büyüyen ekonomik imkanlarının üst gelir gruplarınca bölüşüldüğünü; dünya nüfusunun %10’unun, yani 720 milyon insanın günde yalnızca 2 dolar ile yaşamaya çalıştığını söylüyor.

Savaşlar ve iklim değişikliğinin 2050’ye gelinceye kadar sular altında bırakacağı yerleşimlerdeki mevcut insan nüfusunun göçmeyi düşünebilecekleri daha güvenli yerlerin kapılarının göçe kapatıldığı; dünya nüfusunun %30’unun sağlıklı ve güvenli suya erişim imkanının olmadığı bir sistem hakim halihazırda.

FAO 2015’te açlık çeken nüfusun 784 Milyon, 2017’de 40 Milyon daha artarak 821 Milyon kişiye ulaştığını raporluyor. Yani her 10 kişiden birinin açlık sınırının altında bir yaşam sürdüğü görünüyor. Aynı raporda dünyada üretilen gıdaların 1/3’ünün heba edilmekte olduğu raporlanıyor. Buradan, her 10 kişiden 3,5 kişiyi doyurmaya yetecek gıda maddesinin ihtiyaç sahiplerine ulaşamadığı anlaşılıyor.

Korona kimin gırtlağından aşağı doğru gitmekte olduğuna aldırmıyor; ancak akciğere indiğinde vereceği tahribat, insanlık gemisinin üst güvertesinde oturanlarla kazan dairesinde yaşayanlarda farklı oluyor. ABD’de Afro-Amerikan nüfusun toplam içindeki payının %15 olduğu; ancak korona dolayısıyla yaşamını kaybedenlerin %30’unun Afro-Amerikalılar olduğu New York Times’ta da yazıldı. Bunların önemli bölümünün de evsizler ve yoksullar olduğu biliniyor. Tüm Avrupa’da korona salgınından ölenlerin önemli bölümünün yaşlılardan oluştuğu ve bunların çoğunun da huzur evlerinde yaşamlarını kaybettikleri belirtiliyor. 

“Nasıl ki deprem olasılığı karşısında önceden hazırlık yapılıp planlar geliştirilmesi gerekiyorsa, virüs atakları karşısında da önceden hazırlıklı olmak, programlara sahip olmak gerektiği görünüyor.”

Halen dünya yüzündeki 200’ü aşan ülke ve bunların vatandaşları arasındaki uçurum herşeyin ötesinde. Kişi başına ulusal geliri (sap) en yüksek olan ülke ile en düşük olan arasındaki oran 150 dolayında.

Korona karşısında daha kırılgan durumdakilerin evsizler, iş yaşamı sokakta geçenler, gelir güvencesi olmadığı için çalışmak zorunda olan dolayısıyla izole olamayanlar, barınma kamplarında yaşayanlar, tezgahını çalıştırmak zorunda olanlar, bağışıklık sistemleri güçlü olmayan kronik hastalıkları olanlar, iyi beslenemeyenler, güvenli ve sağlıklı suya erişemeyenler, çöp toplayanlar ve benzeri olduğunu söylemek mümkün.   

Şurası belli ki kendisini pek de beklemediğimiz bir zamanda çıktı virüs karşımıza.

90’lar sonrasında artık dünya yüzündeki yegâne sistem haline gelen ve bu yalnızlığın verdiği güven ve cesaretle insanı kollayan, sosyal dayanışmacı, genç ve yaşlıları sahiplenen uygulamalardan tamamen uzaklaşmış, eğitimi ve sağlığı piyasanın kar mantığına terketmiş kapitalist sistemin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz.

İki Dünya savaşı yaşanmış bir yüzyılın ardından büyük ve yaygın savaşlardan usanmış bir yeryüzü halinin içindeyiz. Aynı zamanda, halen çözüme kavuşamamış su ve enerji kaynaklarının kontrolünden tutun da imtiyaz ve pazar hakimiyeti için bölgesel çatışmaların dinmek bilmeden sürdüğü bir dünya burası. Şiddet ve çatışmanın çok yaygın olduğu ve tüm  insanlığa tehdit oluşturduğu, göçün temel insani sorun olduğu bir zaman dilimindeyiz. Uluslarüstü kurumların sözlerinin pek de geçmediği, hak mücadelelerinin ve bunların kurumlarının eskidiği, demokrasinin temelini oluşturan temsil mekanizmalarının güven vermediği, siyaset kurumuna ve devlet idarelerine güvenin ve ilginin azaldığı bir dönem bu. Yeni bir dünya düzeninin kurulmasını vadeden, yeni bir paradigmanın gelişeceğini işaret eden bu durumun koronayı karşılamaya pek de elverişli olmadığı besbelli.  

Birbirlerini tanımayan kişilerle yapılan “Korona bize ne yaptı?” dizisinin oluşmasına  katılanlar,  programları kendilerini ifade edebilecekleri bir olanak olarak gördüler.

Kimilerine göre, zaten evden çalıştıkları için pandemi ile yaşam şekilleri pek değişmedi. Evde kalmanın zorunluluk olmasının yarattığı stres ve bunun neden olduğu konsantrasyon ve verimlilik düşmesi çoğu kişinin yakınması.

Sosyal yaşamını önde tutanların, yoksun kaldıkları etkinlikler ve arkadaş buluşmaları bir eksiklik olarak değerlendiriyor. Bunu bir ölçüde internet ortamındaki imkanları kullanarak gidermeye çalışıyorlar, ancak yüz yüze, göz göze olmanın tadı alınamıyor.

Uzaktan ders verme ve ders dinleme konusunun da daha önce deneyimlenmemiş yanları bu vesileyle ortaya çıkıyor.

Sosyal ilişkileri sınırlı olan mülteciler, yaşlılar, hemşehri mahallelerinin sakinleri evlerine kapanmakla büyük yoksunluk içine giriyorlar.

Savaşın kırımından kurtulmak için göçen sığınmacılar, bu kez salgının saldırısına uğruyor, savaş-salgın ikileminde tercih yapmak zorunda kalıyorlar.

İşin eve kayması bilgisayar imkanlarının öğrenilmesini ve kullanma becerisinin geliştirilmesini zorunlu kılıyor. Toplantılar, görüşmeler, hatta psikoterapi seanslarının uzaktan yapılması ilginç gelişmeler olarak dikkat çekiyor.

Evde kalarak aile fertleriyle daha uzun zaman geçirme pratiğinin yeni bir durum olması ilginç bir nokta olarak dikkat çekiyor. Bu durum, eşle, çocukla, evin büyükleriyle günlerce başbaşa kalarak daha derin ve keyifli ilişkiler geliştirebileceği gibi, tahammül konusunda öğretici oluyor, bazen de ev içi şiddete varan çatışmalara neden oluyor. 

Buna paralel olarak, gündelik yaşam telaşı içinde ertelenen evde yapılacak birçok iş için bu eve kapanma günlerinin fırsat bilindiği farkediliyor.

İşyeri kapatılan, kısa süreli veya dönemsel çalışmaya geçilen veya zorunlu izne çıkarılanların önemli bölümü yoksullaşıyor ve çaresizliğe sıkışıyor. Burada sivil dayanışma aygıtlarının ve sosyal devlet mekanizmalarının yaşamsal önemi ortaya çıkıyor.  

Sağlık personeli arasında risk ortaklığı ve iç örgütlenmelerle oluşturulan dayanışma atmosferi önemli bir gözlem olarak anılıyor.

Pandemi ile birlikte evlerine çekilmek zorunda olmanın getirdiği kıstırılmışlık duygusunu aşma çabaları dile getiriliyor. Arkadaş ve meslek çevrelerinde oluşturulan iletişim ve dayanışma mekanizmalarının etkili olduğu anlaşılıyor. Bu amaçla ihtiyaç duyulan internet kalitesi zaman zaman sorun yaratsa da amaca hizmet etmiş görünüyor.

Ofisleri kullanmadan da işlevlerini rahatlıkla yerine getirebilecek kimi kurumların ve birimlerinin yeni duruma kolay adapte olamamaları, kriz şartlarına hazır olmamaları dikkat çekiyor. 

Bilgisayar ve internet kullanımına genellikle yatkın olmayan yaşlıların, kimi hizmetlere ulaşamadığı belirtiliyor. Bu dönemde, bankacılık gibi, yalnızca internet üzerinden sağlanan, hizmetlere erişemeyenlerin, yaşamın dışına doğru itildikleri duygusu önemli ve çağcıl bir sorun olarak daha da görünür hale gelmiş oluyor.

Önemli bir sığınmacı nüfus barındıran ülkemizde, Türkçe konuşamayan ve evlerine kapananların hizmetlere ulaşımının çok zorlaştığı da aşikar. Kamplarda yaşayan sığınmacıların gıda ve sağlık hizmeti ihtiyaçlarında yetki karmaşasının olduğu ve bunun sonucunda hizmet eksikliği yaşandığı anlaşılıyor.

Sigortasız, iş güvencesiz çalışan önemli bir nüfus olduğunu biliyoruz. Bu kesimin işlerini yitirmelerine ilaveten hiçbir telafi ödemesinden yararlanamamış olmaları, dönemin en mağdur kesimlerinin başında gelmelerine neden oluyor. Kaldı ki, vaadedilen desteklerin başvuru yöntemlerinde yaşanan karmaşa, burada da kurumların beceriksizliğini sergilerken, mağdurlarda güven sarsılmasına yol açıyor. Kısa dönem çalışma ödeneklerinin gecikmesi de dayanma gücü kalmayanları çok zorluyor.

Sağlık çalışanlarının, kurumlarının beceriksizliğini örten özverileri ve deneyimleri sayesinde hızla pandemiye adapte olmaları dikkat çekilen noktalar arasında.

Tabipler Birliğinin gerek meslek etiği gerekse objektif değerlendirmelerinin, güvenilir ve doğru bilgi olarak algılandığı dikkat çekiyor ve böylesi özerk ve bağımsız kurumların  varlığının, gerçekliği eksik veya abartılı anlatan propagandacı dilden halkı koruyacak güvence olduğu ortaya konuyor.

Meslek örgüt ve birliklerinin hızlı bir şekilde üyelerine danışmanlık sağladığı, mesleki hakların savunulması ve talep edilmesi, idarelerle müzakere etme yönünde olumlu işler yaptığı belirtiliyor.

Çalışanların işyeri yöneticileri ve işverenlerinden bekledikleri “sağlıklı çalışma ortamı”nın kimi sektörde karşılandığı anlaşılıyor. Özellikle küçük ölçekli ve hizmet sektöründe yer alan şirketlerde bu özen daha belirgin. Market, kargo, eczane, banka gibi kurumlarda ise risk altında çalışmaya devam edildiği biliniyor.

Üniversitelerin hızlı bir şekilde uzaktan öğretime geçmesinin başarı olduğu söylenirken, bunun evlerde kurulması gerekli altyapısındaki eksikliklere dikkat çekiliyor. Hızlı ve kesiksiz internet hizmetinden yoksun evlerde yaşayanların yoksunluk çektiği ifade ediliyor. Uzaktan eğitimin kalitesi konusunda da sorunlar olduğu, YÖK’ün kaliteyi kollamaktansa yaygınlığı esas aldığı belirtiliyor.

Gelip geçici bir dönem olarak yaşanacağı varsayılan pandeminin belki bir süreliğine veya tamamen kalıcı hasarlarının olabileceği; bunların arasında bireyler, komşular, yaş grupları arasında ve kurumlara, hükümetlere, politik aktörlere yönelik güvensizliğin gelişeceği ve bunu onaracak mekanizmalara ihtiyaç olduğu belirtiliyor.

Normalleşme sürecinin uzun zaman alacağı; diğerleri ise koronanın acımasız darbelerinin dünya düzeni ve yönetim sistemlerimizin sorunlu yanlarını görünür hale getirdiği; bu konularda değişim yaşanmadıkça nihai iyileşmenin sağlanamayacağı dile getiriliyor.

Şimdiye dek düşünülmemiş bir distopya yazımını kışkırtan durumuna dikkat çeken de oldu.

Ulus içi ve uluslararası ilişkilere, uluslararası ve ötesi kurumlara, özetle mevcut düzenin kurumları ve işleyişine olan inançsızlık ve güvensizlik aşikar. Bu yalnızca ülkemizde değil, dünyada da yaşanan tablonun özeti.

Şeffaflık, beklenen düzeyden çok uzakta; olup biten ve ne olacağı konusunda bilgi beklentisi yüksek; diğer yanda ise, maske dağıtımında veya sokağa çıkma yasağının ilanında görüldüğü gibi, veya korona bize bir şey yapmaz dedikten sonra 70.000’e yaklaşan ölüm yaşanmış ABD’deki tablonun gösterdiği gibi, basit meselelerin bile beceriksizce ele alınması ve kötü yönetim her yerde.

Ama her durumda, kendi pozisyonunu güçlendirecek abartılı iletişim dili ve sosyal medya vb iletişim araçları ile politik güç toplama gayreti dikkat çekiyor. Amerika’dan Brezilya’ya, Macaristan’dan İngiltere’ye birçok ülkede benzer tablonun görünür hale gelmesi, programın başında andığımız gibi; koronanın insanlığın başına talihsiz bir dönemde gelmiş olduğu gözlemini doğruluyor sanki. 

Yaşam ile ölüm arasında sıkışan insanın ve toplumların yaşam lehine özgürlüklerinden ve mahremiyetlerinden belirli ölçülerde vazgeçebileceği konuşuluyor. Önümüzdeki seçenek, halkların sağlığının korunması vaadine karşılık, şahsi veri ve bilgilerin devletlere, şirketlere, kurumlara ve kuruluşlara verilmesi ile ilgili. Bu bilgilerin toplanması ve derlenmesinin sağlığımızın ve güvenliğimizin korunması açısından gerekli olduğu anlayışı güç kazandığında, kaybedilecek olanların bilançosunda mahremiyet, öznellik, özgünlük ve özgürlüğün yer aldığını düşünmek ürkütücü geliyor. Yalnızca izlenmek değil gönüllü olarak verilerin kaynağı ve oyunun malzemesi olmak, buna razı olmak “insanlığın ulaşmak isteyeceği son durak mıdır?” sorusu çarpıcı bir gerçeklik olarak duruyor. 

“Pandemi atağında ülkeler, farklı sağlık altyapıları, ayrı test ve tedavi yöntemlerini kullanıp, sanki virüse sınırda pasaport kontrolü uygularmışçasına, kendi yollarını uyguladılar; ülkeler birbiri ile dayanışmaya girip, koronaya karşı ortak davranacağına, kendisini diğerinden uzaklaştıracak yollar izlediler.”

İzolasyonun, yani mesafelenmenin, değmeden, yakınlaşmadan yaşamanın belirli ölçülerde kalıcı olacağı öngörüsü dikkat çekiyor. Bunun uzantısı sayılabilecek, kent ve yerleşim ölçeklerinin küçülebileceği, daha az sayıda insanın yaşadığı yerellikler oluşabileceği, yaşamın temposunun görece yavaşlayacağı öngörüleri düşünmeye değer konular arasında.

Travma şartlarına uyum kapasitesinin sınandığı, bunun kimi zaman esneklikleri ve toleransı geliştirdiği, ancak kimi durumda da travmayı derinleştirdiği ileri sürülüyor. Korona sonrası dönemde psikolojik onarım mekanizmalarının geliştirilmesi üzerinde duruluyor. Bir takım ülkelerde sosyal güvenlik sigortalarının kapsamında olan travma sonrası psikolojik tedavinin, bizde kamusal ve özel sigortalarca karşılanmamasının sorun olacağı vurgulanıyor. Bu konuda bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç olduğu görülüyor. Üzerinde konuşulmamış, saklanmış yaralayıcı öykülerle dolu bir tarihe sahip toplumumuzun iç gerilimlerinin azaltılması konusunu korona sonrası dönemin onarımı ile birlikte ele almanın imkanları üzerinde de düşünmek gerekir. 

Nasıl ki deprem olasılığı karşısında önceden hazırlık yapılıp planlar geliştirilmesi gerekiyorsa, virüs atakları karşısında da önceden hazırlıklı olmak, programlara sahip olmak gerektiği görünüyor.

Pandemiden en çok etkilenen kesimlerin güçlendirilmesi gerekiyor. Bunun için vatandaşlık veya temel yurttaşlık gelirinin uygulanması, sosyal güvence sistemlerinin kapsayıcı olması, sağlık hizmetlerinin kamusal hizmet statüsünde ve bedelsiz olması; güvenli suya, güvenli gıdaya herkesin erişiminin sağlanması, bağışıklığı kıran hava kirliliği ve iklim değişimine neden olan emisyonlara kaynaklık eden üretim ve hizmet alanlarının kısıtlanması vb.nin uluslararası ölçekte, daha ciddi şekilde ele alınması ve bunun için de uluslararası toplumsal dayanışmanın gereği açık.

İnsanı yaşamın merkezine koyan zihni dünyamızı değiştirmeye; insanın da parçası olduğu doğal hayatın tümünü kollayan, bütüncül ekolojik anlayışa doğru radikal şekilde bir değişime ihtiyaç var. İdari yapının parçası olan, belediyeler, muhtarlıklar gibi yerel yönetim ve hizmet birimlerinin esnek yapılara bürünerek, kriz durumlarında etkin ve fonksiyonel hale getirilmeleri gerekiyor.

Korona pandemisi ile idarelerde şeffaflığın önemi ve gereği çok iyi görüldü; yurttaşlardan rıza ve destek bekleyen idarenin bunu ancak  şeffaflıkla sağlayabileceği açık.

Pandemi atağında ülkeler, farklı sağlık altyapıları, ayrı test ve tedavi yöntemlerini kullanıp, sanki virüse sınırda pasaport kontrolü uygularmışçasına, kendi yollarını uyguladılar; ülkeler birbiri ile dayanışmaya girip, koronaya karşı ortak davranacağına, kendisini diğerinden uzaklaştıracak yollar izlediler. Bir bakıma haklılardı; çünkü ülkelerin egemenlikleri Dünyada değil, yalnızca kendi ulusal sınırları içinde hüküm sürebiliyordu; insanlık, ülkeler adı takılan coğrafyaların içine hapsolmuştu. Gelinen durumun, yani yükselen duvarların salgın sonrasında inmesinin ne ölçüde mümkün olacağı konusu duruyor önümüzde. Burada halkların uluslararası dayanışmasının çok önemi var.

Eskisi gibi olmayacak bir “yeni”, yeni politikalar, yeni stratejiler, yeni programlar demek; ancak bu yenilerin ve yeniliklerin aktörlerinin hangi toplum kesimleri olacağı, yeninin niteliğini belirleyecek.

“90’lar sonrasında artık dünya yüzündeki yegâne sistem haline gelen ve bu yalnızlığın verdiği güven ve cesaretle insanı kollayan, sosyal dayanışmacı, genç ve yaşlıları sahiplenen uygulamalardan tamamen uzaklaşmış, eğitimi ve sağlığı piyasanın kar mantığına terketmiş kapitalist sistemin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz.”

Yazar Bülent Atamer
  • Paylaş

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR