Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Piyasa Sistemi ve İnsan Hakları

Maltepe Üniversitesinden Dr. Çiğdem boz, Soma faciasının hemen ardından, sorduğu final sınavı sorusunda, “Günah listem uzun. İktisat biliminin ortaya çıkması için ‘Homo economicus’un (çıkarını kollayan adam) sahneye çıkmasını beklediğini söylerken, bunun iyi bir şey anlamına geldiğini ima etmiş olma ihtimalim için...

Piyasa Sistemi ve İnsan Hakları

 Üreticilerin amacının kâr maksimizasyonu olduğunu, bunun da ancak fiyat artışı ya da maliyet düşüşüyle olabileceğini söyleyerek kârdan daha önemli şeyler olduğunu belirtmediğim için (maliyetleri düşürmek adına maden ocağında, yüzlerce ocak söndürüldü zira)... Tüketicilerin amacının fayda maksimizasyonu olduğunu söyleyip, hayatta kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen bencil bir insan tipi çizerek, arkadaşlarını kurtarmak için duman dolu madene kendini atan insan olasılığını atladığım için... İktisat politikalarının en önemli amaçlarından birinin üretimi artırmak olduğunu söyleyip, yaşam kalitesini artırmayan iktisadi büyümenin bir anlamı olmadığını yeterince vurgulamadığım için...

 Ders kitaplarında anlatılanlarla gerçek hayat arasındaki farkı yeterince anlatmamış olma ihtimalim için beni bağışlayın” diyerek iktisat “biliminin” etik ve insanı gözardı ettiğini belirterek hepimizi vicdanlı olmaya çağırıyordu. Çiğdem hocanın da hatırlattığı gibi, iktisadın en önemli amacı, insanın mutluluğu ve korunması olmalıdır. Bu da, insan “türüne” özgü olan ve insanların nasıl muamele görmeleri gerektiğini soran insan hakları kavramının önemini bize göstermektedir (Kuçuradi, 1988, 1995, 1996, 1997). Temel insan hakları, öncelikle kişi haklarıdır; devletllerin kendi yurttaşlarına tanıdığı sosyal, kültürel ve ekonomik haklardan da farklıdır. İnsanın “değer”inin, yani “insanın diğer canlılar arasındaki özel yeri”nin (Kuçuradi, 1996: 49) bilgisinden türetilecek insan hakları, insan türünün sahip olduğu özellik ve olanaklara dayandırılmalıdır. Temel insan hakları, kişinin içinde bulunduğu sosyal, ekonomik ve kültürel ortama bağımlı olmadan, yalnızca insana özgü olan olanakları, başka bir deyişle insanın “değerini” kişilerde koruma, onları sırf insan oldukları için koruma istemleri olarak anlaşılmalıdır; bu haklar, yasalar tarafından korunma altına alınmamış bile olsa, hak olma niteliğini sürdürürler; bu da insan haklarının, insan için “iyi” olanın ne olduğu sorusuyla ilgili olan etik boyutunu öne çıkarmaktadır.

Bu bakımdan, insanın en önemli yapısal özelliği olan özgürlüğün de, insanın değerine saygı duyulan, insani olanakların serbestçe gerçekleştirebileceği sosyal ve ekonomik koşulların yaratılmasıyla mümkün olacağı açıktır (Kuçuradi, 1988: 1-19). Bu noktada, liberal düşüncenin, insan haklarının ancak bir piyasa sistemi içinde korunabileceği, çünkü bireyin kısıtlamalara uğramadan davranabilmesi anlamındaki özgürlüğün, ancak sözleşme serbestisi ile serbest girişim ilkesinin geçerli olduğu piyasa sisteminde korunabileceği savı akla gelmektedir.

Piyasanın alanı, “insanın doğuştan gelen hakları için bir Eden’dir” ve bu “cennet”, “Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham’ın ayırdedici alanıdır.” (Marx 1976: 280). Ancak bu kurgu, insan türünün en önemli özelliklerinden birisi olan toplumsallık özelliğinin yadsınmasını, toplumun, kendi çıkarlarına göre davranan “atomlara” bölünmesi sonucunu verir. Bu, piyasa toplumlarından önceki toplumlarda egemen olan akrabalık, komşuluk, meslek ve yetenek gibi unsurlara dayanan sözleşme dışı ilişkilerin ortadan kaldırılması, bireyin toplumla olan bağının kopmasını gerektirmektedir. Oysa, Aristoteles’in bize öğrettiği şey, insanın “politik bir hayvan” olduğu, yalnızca “Polis” yani kent devletini oluşturan topluluğun bir parçası olduğu ve başka insanlara gerek duymayan bir varlığın “ya bir tanrı, ya da bir hayvan” olduğu gerçeğidir (Aristoteles, 1975: Kitap 1, Bölüm 2). Piyasa ekonomisinin kurumsal yapısı insanları, birbirinden ayrılmış, parçalanmış bir yaşama zorlar; insanın hem doğayla, hem de içinde yaşadığı toplulukla olan bağlantısı piyasanın güdümü altına girecek, bu da insanın özünün “bütünlüğünün” parçalanmasına yol açacaktır.

İnsanlar artık hem doğayı, hem de birbirlerini yalnızca kendi çıkarlarını gerçekleştirmede kullanabilecekleri araçlar diye görmeye başlarlar. Bu da, insan ilişkilerinin doğrudan olma, yüzyüze olma özelliğini ortadan kaldırarak toplumsal çözülmenin yoluyla insanın toplumsal bir varlık olma özelliğini ihlal etmesidir. Böyle bir ortamda insanlar, yalnızca ekonomik aygıtın işlemesini sağlayan dişlilere dönüşerek hem öteki insanlarla bağlarını hem de kendi güçlerini yitirerek, kendilerine, kendi üretken etkinliğine, topluma ve giderek insanlığına yabancılaşmış hale gelmektedir (Marx, 1975). Bu durum, neoliberalizmin egemen ideoloji haline geldiği günümüzün “küreselleşmiş” dünyasında daha ağırlaşmış hale gelmiştir. Kısaca, piyasanın kayıtsız şartsız tek egemen güç haline gelmesini savunan neoliberalizm, öncelikle, refah devletinin, çalışanlarla yapılan, tam istihdam ve kapsamlı bir toplumsal güvenlik biçimindeki “toplumsal sözleşme”nin bozulmasını haberlemektedir (Kapstein, 1997). Bunun yanında, eğitim, sağlık ve doğa da dahil olmak üzere insanın yaşamının, insani olanakların geliştirilmesi ve gerçekleştirilmesi bakımından vazgeçilmez olan bütün boyutlarının metalaşmasını öngören liberalleşme süreci, insanın kendine bakışını da dönüştürmüştür. Artık insan, tam da iktisadın öngördüğü gibi, tümüyle kendi çıkarını gözeten, çevresindeki öteki insanlar dahil olmak üzere herşeyi kendi “ekonomik” amaçlarını gerçekleştirmek için kullanabileceği araçlar olarak değerlendiren bir “bireydir”. Böyle bir tasarım da, insani “olanakların” ancak piyasanın sınırları içinde, ancak kazanç güdüsünün izin verdiği ölçüde gerçekleştirmelerine izin verilmesi demektir.

Pratikte ise bu, pek çok insan için, giderek artan eşitsizliklerin, güvencesiz bir yaşamın, Soma’da ya da Tuzla tersanelerinde olduğu gibi, asgari ücretle, hatta onun bile altındaki ücretlerle son derece riskli işlerde çalışmak zorunda kalmanın, kısaca tümüye piyasanın insafına kalmış olmak anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda ise, insan hakları ile piyasa sistemi arasındaki zorunluluk ilişkisinden sözetmek, boş sözlerden öte gitmemektedir. Tam aksine, insan haklarının ve özgürlüklerinin korunması, herşeyden önce insanı, piyasanın boyunduruğundan kurtarmakla başlamalıdır.

Göndermeler

 Aristoteles (1975), Politika, çeviren: Mete Tuncay, İstanbul: Remzi Kitabevi. Kaptstein, Ethan B. (1996). “Workers and The World economy,” Foreign Affairs, vol. 75, No. 3, May/June. Kuçuradi, Ioanna (1997),

”İnsan Hakları ve Özgürlük Sorunu,” Çağın Olayları Arasında, Ankara: Ayraç Yayınevi, s. 54-66. Kuçuradi, Ioanna (1996),

 “Felsefe ve İnsan Hakları,” İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Yayıma Hazırlayan: I. Kuçuradi, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu içinde, s. 49-54. Kuçuradi, Ioanna (1995), “Human Rights Instruments Questioned in the Light of the Idea of Human Rights,” The Idea and the Documents of Human Rights, Ankara: International Federation of Philosophical Societies and Philosophical Society of Turkey, , s. 3-12. Kuçuradi, Ioanna (1988), “Özgürlük ve Kavramları”, Uludağ Konuşmaları: Özgürlük, Ahlak, Kültür Kavramları, Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu içinde, s. 1-19. Özel, Hüseyin (2013), Piyasa Ütopyası, 2. Baskı, Ankara: BilgeSu yayınları.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış