Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Ali Bilge ile söyleştik:

Konuğumuz Ali Bilge, eskilerin ekonomi dergicisi, gazetecisi, şimdilerde radyoculuk yapıyor. 2001’den bu yana, Açık Radyo’dan sesleniyor.
Açık Gazete programında “Ali Bilge ile Ekonomi Politik” isimli, yarım saatlik bir sabah programı var, haftalık. 30 yıl Türkiye’nin kendi alanında tek uluslararası hakemli “İktisat,İşletme, Finans, Dergisi”ni çıkarmış. 80’ler de Günaydın grubunun yayınladığı Haftalık Ekonomik Bülten gazetesinin Ankara Temsilciliği yapmış, NTV’de ekonomiyle ilgili haberler, programlar yapmış. Yeni Yüzyıl’da, Birgün’de köşe yazarlığı var. Açık Radyo’daki programlarına da Dünya Sosyal Forumu*’nun Porto Alegre’deki ilk toplantısından izlenimleri aktardığı programlarıyla başlamış.

Ali Bilge ile söyleştik:

Öncelikle Açık Radyo’yu soruyoruz. **

“Radyo’nun kuruluşu 1996. İstanbul’da yüz kadar hali vakti yerinde sayılabilecek entelektüelin, o kadar radyo enflasyonu içinde dinleyecek bir radyo kanalı bulamamaları dolayısıyla kurulduğunu” anlatıyor. “Bir çeşit kooperatif, bu sene 20. Yıllarını kutladılar” diye anlatmaya devam ediyor. “Sürükleyici takımın başında Ömer Madra var. Daha çok kaliteli müzik programları yapıyorlar, programların % 40’ı da benimki gibi konuşma-sohbet ağırlıklı”. Açık Radyo’da yaptığı işi seviyor, Ali Bilge “Açık Radyo deneyimi aslında benim son onüç, ondört yıldır tanıştığım, toplamı yirmi yılı bulan, çeşitlilikleri bakımından gerçekten kültür ve düşün hayatına muazzam katkıda bulunan bir yer. Herkes kendinden bir parça bulabilir” diye anlatıyor. “Tabii ki duruşu muhalif” diyor. “Entelektüel dünyada yer alıp da duruşunun muhalif olmaması beklenemez zaten; mesela Gezi’de muazzam bir işlevi oldu.
Zaten Radyo’nun dinleyicileri, Gezi’deki çocuklardı, programcılardı” diye heyecanla anlatıyor.

Açık Radyo’nun dinleyenlerinden aldığı mali desteklerle program yapması konusunu açıyoruz.

“Böylesi bir proje dünyada ilk. Dinleyiciden destek sağlamak. Antik Yunan’daki gibi herkes bir araya toplanıyor. Az ya da çok destek veriyor, proje oturdu. Giderlerinin yüzde altmış-yetmişi, belki daha çoğu dinleyici desteğinden geliyor. ”Aklına geliyor, “Galiba ‘Democracy Now’ isminde bir radyoda da benzer bir uygulama varmış” diyor. Gülüşerek, “Doğrudan demokrasi, bu olsa gerek” diyoruz.

Ali Bilge’nin Birgün’ün ilk yazarlarından. Kuruluş safhasında bulunduğunu ve bir süre orada köşe yazdığını da biliyoruz. Soruyoruz, “Ya Birgün hikayesi?”

Bilge, önce Yeni Yüzyıl’da yazdığını, Ekonomi Muhabirleri Der. Başkanıyken “Bağımsız bir gazetenin öneminden söz ederdik, Sevgili Doğan Tılıç’la falan konuşurduk” diye anlatmaya başlıyor. Sonra Doğan Tılıç’ın çağrısıyla kuruluş toplantılarına katıldığını; önceleri farklı farklı yapılardan birçok arkadaş olduğunu anlatıyor. “Görülmeyeni görecek, köşe odaklı değil, haber odaklı bir gazete umuyordum. Bu umutlarımı da dillendirdim. İki yıla yakın yazdım ama olmadı, kitleleri kucaklayacak bir politika geliştiremedi, tersine küçüldük” diye hoşnutsuzluğunu dile getiriyor ve desteklenmesi gereken bir gazetedir, Birgün tabii ki“ diye sonlandırıyor, Birgün’le ilgili sözlerini...

Ali Bilge, son 2-3 yıldır, demokrasiye sahip çıkmak için CHP-HDP birlikteliğinin gerçekleşmesi gerektiğine dair çıkışları ile tanınıyor. Son zamanlarda, DİSK-KESK-TMMOB-TTB gibi demokratik örgütlerin ve Rıza Türmen, Binnaz Toprak, Tarhan Erdem gibi isimlerin de geniş bir Demokrasi Cephesi oluşmasına dönük çalışmalarını da hatırlatarak, “Demokrasi” konusunu açıyoruz.

Ali Bilge için, alarm zillerinin çaldığı gün, üç sene önce, Hasan Cemal’in Milliyet’ten atıldığı gün olmuş. Hasan Cemal, Başbakan’ın müdahalesiyle işinden atıldığında, demokrasi açısından durumun daha da kötüleşeceği günlerin habercisi olduğuna kanaat getirmiş ve gazetecilik çevrelerinde acilen bir refleks gösterilmesi gerektiğini söylemeye başlamış. “Sonuç olarak” diyor, “bir sürü gazetecilik örgütünde çalıştım, Ekonomi Muhabirleri Derneği yönetimi falan... Cemiyetlere ulaşmaya çalıştım, herkes tatilde, yaz günü... Hatta dedim ki bizim kanaat önderleri, bizim mahallenin tüfekleri, abilere falan, bakın dedim, buviş çok zora doğru gidecek. Demokratik sürecin dahavda kötüleşeceği günleri göreceğiz. Zaten Gezi olmuş, zaten Roboski olmuş, zaten günlük hayata müdahaleler artmış... Erdoğan’ı ve partisini 2011 seçimlerinden sonra tutabilene aşk olsun! Vesayete karşı ittifak kurduğu, destek aldığı kişi ve kurumların üzerine, onları silercesine hızla gidiliyor. Benim kanaatime göre dedim, özellikle iki siyasi partide CHP ve HDP’de-o zaman BDP’ydi- bunların içinde bir koridor yaratılması lazım”. Dilim döndüğünce, karşılaştığım tüm insanlara bu süreci bizim geçmiş dönem deneyimlerimizden, Türkiye ve Dünya mutfağından faşist otoriter rejimlere karşı modellemeler üzerinden anlatmaya çalıştım. Siyasi modellemeler, bize demokrasi cephesinin çoktan oluşturulması gerektiğini gösteriyordu. Mesela 12 Eylül öncesinde de biz bu cepheyi kursaydık böyle göstere göstere gelemezdi o darbe. Adam, iki günde de göçertti zaten. Ardından işte yaşadığımız dönem var. Kullandığımız kavramlar, eski sol jargondan ama bunun değişik tiplemeleri var. İlla sol’la sınırlı değil, bütün demokratik güçlerin bir araya geldiği bir örgütlenmeyi oluşturabilmek, kurabilmek gerekiyor”...

“Demokrasi zaten yayınlarımızın, hayatımızın içinde. Bütün hayatımız boyunca Türkiye’de şöyle adam gibi demokrasi olsun, onun içinde insanlar özgürce düşünüp, örgütlenmelerini yapabilsin diye mücadele verdik. ’Demokrasi Cephesi’ni, “yeniden demokrasi”yi kullandığımda, mesela üç sene önce, bu pozisyonda değildi Türkiye. 17-25 Aralık henüz yoktu. Demokrasinin yara alması, daha da had safhaya geldi. Sonuçta bu otoriter rejim ve bu darbe girişimiyle karşı karşıya kaldık. Hatta katliamlardan >> sonra, Suruç’tan, Ankara Katliamı’ndan sonra, daha çok sokaklara çıkmamız lazımdı, Ankara’da bir milyon insanı toplamak lazımdı. Özellikle CHP’li arkadaşlara seslendim. Sonuçta 14 tane de CHP üyesi öldü. Hani Ecevit’in, Demirel’in uyarısına rağmen, o meşhur Taksim’e gitmesi gibi... Ama insanlarımız son üç beş aya kadar demokrasi cephesinde yalnız kaldı”...

“İki otoriter grubun çatışmasından demokrasi çıkmaz. Kendi hükmünü genişleten bir Erdoğan var, arkasına CHP’yi de katmış durumda. CHP’nin HDP’yi üstelemesi, taşıması gerekirdi, çünkü Meclis’te dört parti birlikte bildiri yayınladı.Görüntüde böyle birşey olacaksavbile beş milyon oyu görmezden gelemezsin, kim olursan ol!Burada CHP’nin tavrı hala problemli. Ama bizim de yapmamız gereken bıkmadan, usanmadan bu birlikteliği zorlamak olmalı. Bıkmadan bu iki muhalif grupla konuşmalıyız en azından. Herkesle konuşmalıyız.”

“Biz demokrasi cephesinden konuşurken, milliyetçi, ulusalcı bir cephe çoktan oluşturuldu bile” diye devam ediyor Ali Bilge. Sonra otoriter rejimlerden Azerbaycan’dan örnek veriyor. Azerbaycan Anayasası’nda ‘Yargı cumhurbaşkanının teminatı altındadır’ deniyor. “Askerdi, MIT’di derken, korkarım, Yargıtay’ı, Danıştay’ı da kendisine bağlayacak”, diyor, dudağında acıklı bir gülümseme var.

Gidişatın vahametine işaret ediyor ama demokrasi için muhalif güçlerin bir araya gelememesinden daha çok sıkıntı duyduğunu belli ediyor.

HDP’ye de kızıyor Ali Bilge. “HDP ’Türkiyelileşme’

projesini akamete uğrattı adeta batırdı. Demirtaş muazzam bir şey yakalamıştı. Hepimiz destekledik.
Bu çay, bir nehir, çağlayan haline gelebilirdi. Şu anda Türkiye’de iki şeye ihtiyaç var: Bir moral, iki entelektüel sermaye.

“Bu ülkede Kürtler mağdur edildi, belli ölçüde dini özgürlükler de sıkıntıdaydı, dindarlar da mağdur oldu, sosyalistler, komünistler ilelebet mağdur oldular. Kadınlar, cinsiyet mağdurları var. Türkiye entelektüel hareketinde de liberal bakışlar gelişti. Askeri vesayeti kaldırmak gerekliydi ancak “sistem dışında” bıraktığında ortaya çıkan yapı demokratik olmadı. Durum ortada, otoriter dindar bir düzenle karşı karşıyayız.”

“Şu anda entellektüel bir krizin yaşandığını düşünüyorum. Bazı çevreler kızıyor ama bu bir entelektüel çöküştür. Hatta bir yazımda ’pişmanlık dünyası bir travma yaşıyor’ dedim. Gazeteci, dergici, hepimizde var bu. Bu durum partilere de yansıyor.. Çünkü entelektüel çıktı, siyasal hareketlere, politik belgelere yansır ve siyasetin bizzat kendisini yönlendirir. Dolayısıyla bu entellektüel alan sorunluysa, politik alanda sorunlu demektir.

Siyasal hareketin en temel fikirlerini, dünyaya bakışını göstermenin bir yolu olan sanatsal üretimler hakkında konuşmaya devam edince, aklımıza 70lerin hatta 60ların filmlerinin Türkiye insanı üzerindeki etkisi geliyor. Vedat Türkali’nin yazdığı, Ertem Göreç’in yönettiği 1961 yapımı “Otobüs Yolcuları” filmi Ayhan Işık’la Türkan Şoray arasındaki aşkı anlattığı kadar dolandırıcı müteahhit Atıf Kaptan’ın halkı soymak için yaptıklarını da gösteriyor. Yazlık sinemalarda bunun gibi onlarca filmi izleyerek büyüyen kuşakların şimdi kimisi o sinemaları yıktı, havayı, suyu, toprağı ranta çeviriyor, kimisi de soluk alabilecek bir dünya kurmak için mücadele ediyor.

Ali Bilge’ye konukseverliği için teşekkür edip ayrılırken yakında Solfasol’a yeni düşünsel katkılarda bulunacağını bilmekten sevinç duyuyoruz.

* Dünya Sosyal Forumu, alternatif küreselleşme hareketi yanlılarının dünyada yürütülecek kampanyaları düzenlemek, stratejileri belirlemek ve dünyadaki hareketler konusunda birbirlerini haberdar etmek için yılda bir kez düzenledikleri toplantıdır. İlk Dünya Sosyal Forumu 25 Ocak-30 Ocak 2001 tarihleri arasında Porto Alegre`de birçok küreselleşme karşıtı alternatif hareket tarafından düzenlendi. Brezilya İşçi Partisi`nin hakimiyetindeki Porto Alegre yönetimi DSF`ye sponsor oldu. 12.000 civarında insan foruma katıldı (wikipedia.org)

** Açık Radyo'nun atmosfere yayılan sedasının temel bileşimi şöyle: Yayınların yaklaşık yüzde 65’ini müzik, yüzde 35’ini de sözel programlar oluşturuyor.

Sözel programlar sosyolojiden psikolojiye, ekolojiden ekonomiye, siyasetten felsefeye, edebiyattan bilime, arkeolojiden antropolojiye, kokulardan arılara, tarımdan kente, kentsel dönüşümden mimariye, kadınlardan çocuklara, hak temelli haber programlarından dünyanın çeşitli bölgelerindeki aktivizm faaliyetlerine, yerelden küresele uzanan çok geniş bir yelpaze içinde benzersiz bir çeşit zenginliğini bağrında barındırmakta (Açık Radyo).

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış