12 Eylül 1980 askeri darbesinden birkaç ay sonrası, soğuk ve yağmurlu kış günleri. Yer Side ve Manavgat. On altı yaşındayım, İzmir’de okulu bırakmış, evi terk etmiş, kafama göre yaşıyorum, özgürce. Ancak bir süre sonra darbe oluyor. Bir gün birden karşıma çıkan iki jandarma eri, ellerimi kelepçeleyip beni askeri garnizona götürüyorlar. İçeriye girdiğimde, karşıma çıkan komutan (yüzbaşı veya teğmen) şöyle sormuştu: Solcu musun? Evet. Hangi örgütten? Hiçbirinden. Nezarete atıldım. İçeride üç kişiydik. Biri sosyalist bir öğretmendi ve sanırım 35 gün olmuştu oraya atılalı. Oldukça neşeli, moralli ve kendine güvenli biriydi. Diğer kişi ise ellili yaşlarında bir Kürt idi. Ne iş yaptığını hatırlamıyorum ancak yoksul, okuması-yazması pek olmayan ve tedirgin biriydi. Üç kişi başladık nezaretteki tek yatağa birlikte sığışarak yatmaya. Kürt arkadaş bir adi cinayet zanlısı olarak tutulup getirilmişti ama suçlamayı reddediyordu. Bir gün nezaretin demir kapısının parmaklıklı penceresinden dışarıdaki astsubaya seslenmiş, astsubay gelince de ona derdini anlatmaya çalışmıştı: “Komutanım aslen ben bir Kürdüm ama...” der demez, komutan “lan teres, sen Kürt değil, Türksün, Türkoğlu Türksün” dedi. Sonrasını hatırlamıyorum ama bir sürü şey söyledi, küfretti. O dönemler “Kart-Kurt” hikayesi devletin resmi politikasıydı. Darbeden sonra geri döndüğüm lise hayatımda bu teze karşı çıkınca ve hatta Ermeni Sorunu’ndan bahsedince milliyetçi tarih öğretmenimiz epey bir surat asmıştı.
***
İzmir’de doğmuş olsam da Kürt olduğumu elbette çok iyi biliyordum çünkü annem-babam, abilerim, akrabalarım Diyarbakır Dicle’de doğmuş, Kürtçenin Zazaki lehçesini konuşuyorlar, Türkçeyi Kürt aksanıyla telaffuz ediyorlar, velhasıl Kürdi olan ne kadar şey varsa, elbisesinden jest ve mimiklerine, duygularından düşüncelerine değin hemen hepsinde Kürtlükleri paçalarından akıyordu. Onlara ister istemez benzemeye çalışıyordum. İlkokul yıllarında evde konuşulduğu için iyi-kötü Zazakiyi öğrenmiş, konuşur hale gelmiştim (hala aşinayım ama konuşamıyorum). Aile ve akrabaların bizim evde bir araya geldiklerinde “melmeket”ten (Dicle’deki köyümüz), genelde “Derbek”ten (Dicle, Eğil, Hazro, Kulp vb. çevrelerde kullanılan yerel Kürtçe’deki Diyarbakır’ın ses değişmesi sonucu kullanımı) bahseden havadislerin ortamda derin bir hasret duygusuyla aktarımı sonucu oluşan Kürdi hava içinde paylaşılması, “asimilasyon”a karşı doğal bir kültürel kalkan vazifesi görüyor gibiydi. Ancak zamanla bir şey oldu, yani asimilasyonun otomatik gücü devreye girmeye başladı: Evde ve akraba çevrelerinde Türkçe kelimeler, Kürtçe konuşulurken “dolgu malzemesi”yken (konuşmada ister istemez Türkçe kelimeleri araya sıkıştırma), bu durum zamanla tersine dönmeye başlamıştı. Artık yıllar geçtikçe Kürtçe bir dolgu malzemesi haline gelmişti. Babam aşırı modernist bir CHP’liydi. Akrabalarım, hele köyden gelenler ise anti-CHP’li, daha Kürdi insanlardı. Ben ise evdeki Kürdi ortamdan çıkıp ilkokula başladığımda formal eğitimle empoze edilen Türkçü ortama girince, önce Kürtçem zayıfladı, ardından Kürtlük yerine solcu olmayı seçtim. Bu solculuk veya sosyalistlikte modern olan ne kadar şey varsa, yani laiklik, insan hakları, medeniyet algısı, kadın-erkek eşitliği, ileri eğitim, inceltilmiş formasyon, bunların hemen hepsi, Kürdi olan ne varsa hepsini zamanla silmeye başladı. Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” romanında dediği gibi: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Kürtlük, aldığım modern eğitim sisteminin etkisiyle ve hatta sosyalist fikirlerin de ivmelendirmesiyle, “ilkel”, “geri” ve “feodal” şeyleri simgelemeye başlamıştı. Babam, köyden gelen akrabalarımızı İzmir’e bizim yanımıza şalvarla geldikleri için hakarete varacak denli eleştirirdi. İzmir’de göçmen bir Kürt ailesinin modernleşmesi, aslında devletin pek de fazla asimilasyon çabasına girmeksizin, daha ziyade piyasa kural ve değerleriyle yani kapitalizmle süreç içinde, az çok kendiliğinden ve derin hücrelere sızarak gerçekleşiyordu.
***
1980 öncesi, bilhassa 1970’te ilkokula başladıktan sonra, Kürt olduğumun çok iyi farkındaydım ama bu Kürtlük “rezervli” idi. “Rezervli Kürt”, kendisine dışarıdan dayatılan asimile edici kural ve değerler sonucu Kürt olduğunun farkında olan ama aynı zamanda, Frantz Fanon’un dediği şeye uyan birini anlatıyor: “Siyah deri” (Kürtlük) üzerine takılan “beyaz maske”li (asimilasyon sonucu oluşan Türk kişiliği) kişi. Siyah deri, kişinin tarihsel, ırki ve sosyal konumunu yansıtırken, beyaz maske, sömürgecinin meşru gördüğü her şeyi yaparak kabul görme çabasını ifade ediyor. Bunu olduğu gibi ilkokuldan itibaren yaşadım. Maske takmak yani kişinin, Kürdün, kendisini kendi kimliğinden uzaklaştırıp egemen sisteme göre kendini yeniden kurmasıdır. Bu, okulda şöyle oldu: Utandığım Kürtlüğümü bastırabilmek için Türkçeyi en iyi şekilde konuşmaya çalıştım, derslerden yüksek notlar almaya gayret ettim, öğretmenin gözüne girmeye yöneldim, 23 Nisanlarda şiir okuyup yavrukurt olma isteğiyle yanıp tutuştum vb. Ulusal bir sistemde asimile edici yani her farklılığı milli kimlik etrafında birleştirip bütünleştirebilmek için zorunlu kamusal okulun ve eğitimin gücü çok yüksektir. O gücün ne olduğunu farklı biri hemen anlar. Benim anlamam çok uzun sürdü. Çünkü kültürel yabancılaşmamın ikinci safhası, solculukla başladı.
***
1980 öncesi sıra arkadaşım, Kurtuluş hareketinin bir militanıydı. Ona heveslenip bir parça bu hareketin sempatizanı olmuştum. Sonra bu arkadaşım, okula getirdiği bombanın elinde patlaması sonucu ağır yaralanmış ve hapis yatmıştı. Bizim mahallenin çocukları ve abilerinin, daha ziyade hareketlerin liderlerinin, okul bahçesindeki forumlarda, ders içi propaganda ve boykot çalışmalarında hiç anlamadığım ve fakat mütemadiyen boyun damarlarını şişirerek anlattıkları propagandif sosyalizm konuşmalarını hayranlıkla dinlerdim. Bana çok cesur(ca) görünürlerdi (fakat bunların önemli bir kesimi darbe sonrasında sağcılaştı veya lümpenleşti). Ancak o konuşmalarda neredeyse hiç Kürt kelimesi geçmezdi. Her şey sınıfsal devrime endekslenmişti, hepimiz ayrımsız proletaryaya mensuptuk ve halkların kurtuluşu tek ve ortaktı. “Kürdistan” sorunu aslında bir sömürgecilik değil, “feodalizm” meselesiydi. Kuşkusuz “Kurtuluş” gibi hareketler, bu konuda ilkeli davranmıştı en başından itibaren ve sınıfın yanı sıra bir de kimlik sorunu olduğunu tespit etmişti (başka birkaç hareket daha).
***
Sadede geleyim: “Ben asimile bir Kürdüm” ifadesi aslında oksimorondur. Çünkü aynı cümle içinde birbirini tamamlayacak şekilde kullanılan asimilasyon ve Kürtlük, çelişkili ve tezatlı ifadelerdir. Oksimoron ifadeler ( “tatlı acı”, “sessiz çığlık”, “canlı cenaze”, “karanlık aydınlık”, “korkunç güzellik”, “yaşayan ölü”, “zorunlu özgürlük”) yan yana gelemeyecek iki şeyi anlatır. Belki tezat ama diyalektik bir çelişki bu, üretken de. “Asimile Kürt”teki sorun şu: Asimile edilen bir Kürt, artık Kürt değil, başka bir şeydir. Bunu Almanya’daki Türkler de dibine değin yaşıyorlar: Kendileri, Türklükten vazgeçip Almanya’nın sistemine başarılı biçimde asimile olsalar da, Alman kabul edilmiyorlar. Tam bu noktada önerdiğim kavram, yukarıda bahsetmiştim, “rezerve Kürtlük” veya “rezerve Türklük”. “Rezerve Kürt”, Kürt kimliğini kamusal alanda geri çeken, saklayan veya sadece belli koşullarda açığa çıkarılmasına izin veren sakınımlı Kürtlüğü ifade ediyor. Burada “rezerve”, Fransızca “réservé” ve İngilizce “reserved” anlamında, kişinin çekingen davranmasını, kendini geri tutmasını ve saklı kılmasını anlatıyor. Yani kişi, özel hayatında Kürt, kamusal hayatında Türk oluyor. Ya da klişe bir ironiyle anlatalım. Kürdün, netameli bir konuda bir soru sorulduğunda fikri açıklanması istenirken söylediği gibi: “Özel görüşüm”ü mü soruyorsunuz, yoksa “resmi duruşum”u mu? Böyle olunca da kimlik yırtılması veya yarılması anlamında şizofrenik bir kültürel tutumun psikolojik bilinçaltını ele geçirdiği bir bilinç gerilemesi yaşanıyor. Şöyle: Lacan’ın “büyük öteki”si, yani kişinin karşısındaki “küçük öteki” olan bir başkasından veya ayna imgesindeki benliğimizden farklı olarak, toplumdaki genel ve egemen dil, yasa, norm, kültür, kod ve anlamlandırma sistemidir. Yani “küçük öteki”, kişi veya benlik iken, “büyük öteki” ise soyut bir sistemdir ama somut pratiklerle var olur. Bütün bu büyük ötekiyi var eden sistematik pratikler, bilincimizi olduğu gibi bilinçdışımızı da ele geçirir. Zaten Lacan, “bilinçdışı, Ötekinin söylemi gibi yapılanmıştır” derken şunu kast eder bizim bu yazımız bağlamında: Bir Kürt, eğer anadili ve kültürel kimliğini kaybederse (bu aslında tam olarak mümkün değil), egemen olan Büyük Öteki’nin hemen her şeyini zamanla ben olarak içselleştirir, sosyal olarak kendinde toplumsallaştırır. Bir Kürt, Türkiye’de otomatikman ve zorunlu olarak, asimile edici sembolik evrenin (kurumların) içine doğar. Ne kadar siyasal olsa da, asimile edici o dilin içinde(n) konuşur: Örneğin, Kürtçe için anadilinde eğitim mücadelesini Türkçe verir. İster istemez, bilinçli veya bilinçsiz, Fanon’un tuzağına bir şekilde yakalanır: Siyah deri üzerine giyilecek bir beyaz maske (“Büyük Öteki”) orada hep mevcut ve hazırdır. Ancak asimilasyon, küpün dibindeki keskin sirke gibidir. Zamanla asitik özelliği küpü aşındırır veya deler. Ancak Lacan ekler: “Büyük Öteki”, her zaman kusursuz ve mutlak bir otorite gibi işleyemez. Bütün anlamları garanti edemez, en güçlü ulusal eğitim sistemlerinde nasıl torna-tezgahından kaçak ürünler çıkarsa, bunda da aynısı olur. Dolayısıyla “Büyük Öteki”, özneyi çepeçevre kuşatsa da, her anda bir kaçış ihtimali hep vardır. Ancak bu kaçışlar da mutlak değil. Diyelim sömürgeci gücü alt edip yendiniz ama kurduğunuz sistemde o sömürgeci güç yaşamaya bir şekilde devam eder. Örneğin, eleştirel pedagojinin kurucusu, Brezilyalı büyük halk eğitimcisi Paulo Freire, 1975-76'da Gine-Bissau'da eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasına danışman olarak katıldığında, Gine-Bissau'nun sömürge dili Portekizceydi. Freire'nin yaklaşımı ise tam tersine, sömürgeci eğitim ve dil mirasının eleştirilmesi, yerel dillerin ve halkın kültürel deneyiminin eğitimin merkezine alınması yönündeydi. Ancak Gine-Bissau ve Cabo Verde’nin bağımsızlık mücadelesinin önderi olan Amílcar Cabral’ın (1924–1973; 1973’te bir suikast sonucu öldürüldü) ve sonra iktidarı devralan üvey kardeşi Luís Cabral’ın (1931–2009), daha pratik ve verimli olduğu için Portekizceyi resmi ulusal dil olarak kabul ettiği iyi bilinir. Bu durum, modernitenin bir sonucu mu yoksa sömürgeciliğin başarısı mı? Ya da her ikisinin birden başarısı mı? Bu duruma ister “Büyük Öteki”nin belirleyiciliği, isterseniz modern akla demirlemiş verimli ve gelişmiş/ilerici asimilasyon politikalarının etkisi deyin, fark etmez: Güçlü kültür, kimlik ve politikalar, her zaman öne çıkar.
***
“Makbul vatandaş” tan “tanıyarak dışlama”ya, oradan da “tümleşik parça”ya geldik. “Çerçeve Yasa”yla birlikte PKK’nin muhatap alınıp bir infaz düzenlemesine/indirimine gidilmesinin arkasının gelmesi, Bahçeli’nin abartılı “bin yıllık kardeşiliği”ni yaratır mı bilinmez. Fakat bu adım küçümsenmemeli veya önemsizleştirilmemeli. Öte yandan, adına destanlar da yazılmamalı çünkü karşımızda demokrasi açısından sicili hayli karanlık bir iktidar var. Geçen gün bir Kürt öğretmen arkadaşımla konuşurken Bahçeli’nin aslında tabanı, resmi anlatı ve tarih açısından çok zor bir işe giriştiğinden bahsetmiştik. Ülkücülerin büyük, mutat ve mutlak ezberini bozan sözleriyle Bahçeli, Türk milliyetçi tabanında ne tür bir travmaya neden oldu bilinmez ama hiç kolay bir hareket değil yaptığı. Ancak bu adım, umarım Türkiye açısından büyük bir ilerleme olur. 1980’deki o askeri nezarette Kürde “sen Kürt değil, Türksün” diyen o bakış açısı çoktan aşıldı. Bunun için korkunç bedeller ödendi. Benim kişisel hikayem korkunç bir bedel içermiyor ancak on yıl önce üniversitedeki işimi kaybederken, “asimile Kürtlüğüm” bile yeniden bir araç olarak kullanıldı. Kendimi, evet “asimile Kürt” olarak görüyorum. Ancak bunun bilincinde olan bir Kürt, tam asimile olmuş mudur? Asimilasyon komünistler için bile geçerli, nihayetinde güçlü bir kapitalist sistem içinde yaşıyoruz. Mesele, bu asimilasyona son verip kimlik haklarının ortak yurttaşlık felsefesi altında tanındığı demokratik bir ülke kurabilmektir. Öcalan’ın fikri evrimindeki değişimler bu açıdan son derece ilginç: 1) Bağımsız Kürdistan (siyasal hedef), 2) Komünal toplum (yerel yapılanma), 3) Ortak Cumhuriyet (Demokratik Modernite). Stalinizm, anarşizm ve liberalizm, bu evrimin üç temel uğrağıdır. Bana göre Öcalan’ın kişiliği, bu fikri evrimi radikallikten reformizme, şiddetten barışa, silahtan politikaya doğru gittiği için, “rezerve Kürtlük”e dayanmaktadır. Kürdün kimlik hakkı için Kürt kültürüne değil, liberal siyasal kurumlara (modernite, insan hakları, eşit yurttaşlık, statü hakkı vb.) başvurmaktadır çünkü. Başvurduğu yer aslında “Büyük Öteki”dir. Bu başvuru, süreç içinde belki çok şiddetli şizofrenik yarılmalara neden olacak ama şu aşamada da en akılcı çözüm bu.
Yorumlar (0)