Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Çekirge İstilası Altında Ankara

Çekirge İstilası Altında Ankara



Coranavirüsle savaş sürerken yanı sıra çekirge istilası uyarıları başladı. 2020 yılının Mayıs ayında İzmir çekirge istilasına uğradı. Akarca Ovası'nda binlerce çekirgenin akın etmesiyle beraber tarımda ciddi oranda yaşanan zarar paniğe yol açtı. Birleşmiş Milletler, Doğu Afrika ülkelerinin bu kez de gelecek yağmur döneminde öncekilerin 20 katı büyüklükte bir çekirge istilasıyla karşılaşabileceğini duyurdu. Her ne denli 1,9 trilyon çekirgeden oluşan sürünün Türkiye'ye gelme olasılığının atlatıldığı, çekirgelerin yön değiştirdiği açıklandıysa da istila durumunda neler yaşanacağına dair öngörüler, geçmişte yaşananlar anımsanarak gündemdeki yerini koruyor.

Son sıralarda Pakistan'da son 20 yılın en kötü çekirge istilası yaşandı.

Global Times Gazetesi "çekirgelerin doğal düşmanı" olan ördeklerin 20 yıl önceki bir çekirge istilasını önlediklerini yazdı. Pakistan'ın çekirgelerle savaşımına destek olmak amacıyla Çin'in 100 bin ördeği bu ülkeye göndereceği bildirildi.

Ördeklerin kuşlara veya tavuklara göre yabani ortamda hayatta kalma becerileri çok daha iyi imiş. Bir tavuk günde 70, bir ördek günde 200 çekirge yiyebiliyormuş.

Bir başka Çin gazetesi, 100 binlik "ördek ordusunun bir hava aracıyla " Pakistan'a bir günde taşınabileceğini duyurdu. Ördeklerin, çekirgelere karşı savaşta etkili olduğunu Çin kaynaklı açıklamalardan öğrendim. Önceki okumalardan edindiğim bilgi, çekirgelerin köküne kibrit suyu dökenlerin sığırcık kuşları olduğu idi. Bir de söylence (efsane) okumuştum. Sığırcık kuşlarının kibrit suyu dökmelerini sağlamak için Ankara'nın Kızılcahamam beldesinin Şeyhler Köyündeki "Sığırcık Suyu" ya da "Çekirge Suyu" gerekiyordu. Bu su istilaya uğrayan alana getirilip dökülürse (ya da belirli noktalara konulursa) sığırcıklar akın akın geliyor ve çekirgelerin istilasını sona erdiriyorlardı.

"Su"ya geri döneceğim. Önce sığırcık kuşunu yakından tanımak için araştırmaya giriştim. Boyu yaklaşık 20 cm. dolaylarındaymış. Tüyleri genellikle parlak siyahmış ama yeşile, mora çalan tonları görülebiliyormuş. Kahverengi sığırcık kuşları da varmış. Ötücü kuşlardan sayılıyormuş. Son kertede gürültücüymüş.. Dünyanın farklı bölgelerinde kimi göçmen, kimi yerleşik çok sayıda alt türleri varmış. Saatte 70 km. hızla uçabiliyormuş; göç eden türler bu hızla 1000 km. yol yapabilmekteymiş.

Tohumlarla, meyvelerle, haşere ve böceklerle beslenirmiş sığırcık kuşu. Haşere ve böceklerle beslendiğinde ekip biçenler için yararlı, tohum ve meyvelerle beslenmeyi yeğlediklerinde zararlı oluyormuş. Tarımsal ürünleri, tohumları tüketmeye yoğunlaştıklarında yok edildikleri (itlaf edildikleri) bile oluyormuş.

Ankara'daki 1890 "çekirge istilası"nın sığırcık kuşları sayesinde sona erdiğini Kemal Bağlum'un "Beşbin Yılda Nereden Nereye" başlıklı kitabında okudum ilk kez. "Afetler" başılığı altında 19. Yüzyılda bu yerleşimde yaşanmış afetler sıralanıyor; zengin bir ailenin kızı olan Halime Çampınar (1852-193)'ın 1952 yılında Bağlum'a anlattığı olay yer alıyor:

"... çekirgeler Ankara köyleri ile bize ait 42 köyü silip süpürdü. Bu yüzden binlerce hayvanımız öldü. Hayvanları satmak istedik, kimse para vermedi. Evimizde yemek pişirirken çekirgeler mutfağımıza kadar giriyordu. Nereden geldiğini bilmediğim çekirgeler pencerenin içine bile girmeğe çalışırdı. Hayatımızda (Avlu) bulunan dut ağacının yaprakları çekirgeler tarafından yenildiğinden sadece kuru ağaç kalmıştı. O yıl Dikmen'deki bağımıza göç edememiştik. Çekirge afeti yüzünden binlerce insan açlıktan öldü. Çünkü böyle bir afetle karşılaşılacağını kimse tahmin edememişti.

Sonradan nereden geldiğini bilmediğimiz ala sığırcık kuşları Ankara'yı istila etti. Binlerce insanın yapamadığını bu kuşlar birkaç gün içinde becerdi ve Ankara çekirge istilâsından kurtuldu." (s.25)

Bağlum kitabını 1987'de yazmış, 1992'de yayımlayabilmişti. Çekirge istilasından Şeref Erdoğdu'nun Kültür Bakanlığınca yayınlanan 1992 tarihli "Ankaram" kitabında da söz ediliyor. Bağlum'un Ankara'nın tanınmış bir ailesinin üyesi Adamzade Ahmet Bey'in "Hatıra Defteri"nden alıntıladığı kısa bölüm Erdoğdu'nun kitabında geniş biçimde yer alıyordu.

Adamzade Ahmet Bey'in defterine olayla ilgili olarak yazdığı satırlar:

"Bundan 60 küsur sene evvel (hatıra tarihine göre 75yıl önce yani 1890 yıllarında) Ankara'ya güz mevsiminde uçuşan milyonlarca çekirge gelmiş; öyle ki, bütün Ankara semasını kaplamış; güneş görünmez olmuştu.

Kış günü yağan kar fırtınası gibi korkunç bir âfet idi. Sokakta yürürken insanın yüzüne gözüne çarpar, evlerin içine girer, oda kapısını açık bulursa oraya girer, kapıdan bacadan kendini atar, mutbahda yemeklerin içine girer, bu hayvanın girmediği köşe-bucak kalmamıştı. Hane içinde sebzeye dair ne bulursa yerdi. Geldiği zaman hububata pek zarar vermedi; zira mahsul kaldırılmıştı.

Yiyecek bulamadı, fakat kozasını Ankara muhitine gömdü. Bahar gelince kozadan çıkmaya başladı. Kozalar kabuklu fıstık gibi olup, beher kozanın içinde pirinç tanesi gibi 80-90 tane çekirge tohumu bulunuyordu. Havalar ısınmıya başlayınca pire halinde çıkmaya başladı. Çekirge cansız koza halinde iken, hükümet her mahalle ve her şahsı mükellef tutarak çekirge itlafına başladı. Her mahalle halkı camilerdeki kilim ve sergilerle bir mıntıkaya giderek ellerinde yelpazelerle pire gibi olan bu çekirgeleri toplayıp kaplar içinde Belediyeye teslim ederlerdi. Çekirge toplamında bulunamıyanlar, dükkânlarda bir meta gibi satılan kozayı satın alarak Belediyeye teslim mecburiyetinde kalmıştı. Bu toplama bir fayda vermedi. Uçma zamanı geldi; etrafta bir şey bırakmadı, yedi bitirdi. Müşahedemi söyliyeyim: Solfasol civarında toplama yapıyorduk; büyük bir sahada yemyeşil ekilmiş tarlayı on dakika içinde simsiyah bir hale getirdi. Çünkü, milyonlarca hayvana ne dayanır.

Maddî çare bulunamayınca maneviyata müracaat mecburiyeti hasıl oldu. Yabanabat'ın (Kızılcahamam) Şeyhler Karyesinde Ali Dedeli Şeyhler namiyle yadedilen Hazreti Ebubekir veyahut Hazreti Ömer Faruk sülâlesinden bir zatın, kerameti kulundan olan bir çeşmenin suyundan bir miktar su alınıp, çekirge bulunan mahalle götürülürse, suyun arkasından binlerce sığırcık kuşu gelir, çekirgeyi itlaf edermiş diye ötedenberi bir efsane, bir itikat ve itimat vardı.

Nihayet ulema ve sülehandan bir heyet Şeyhler karyesine gönderildi. Orada bulunan zatlarla birlikte çeşmeden su alındı. Matara gibi kaplarla ve bir heyetle Ankara'ya Akköprü civarında vasıl olduklarında bütün Ankara halkı ve mektepli çocuklar karşıladı.

Şeyhler, hocalar dua ederek mübarek sudan birer miktar bazı camilerin mihraplarına kondu. Bir kaç gün sonra sığırcık kuşları gelmeye başladı.

Öyle ki; yüzbinlercekuş Ankara'yı istilâ etti. Çekirge sahasını sığırcıkkuşu kapladı. Halbuki Şeyhler Köyünde ve çeşmedehiç biri görünmezken bu kuşlar nereden geliyor, kimse buna dair malûmat veremiyor...

Bugünkü münevverler buna cevap verirler mi acaba? Hatırımda kaldığına göre, bundan 45-50 sene önce Rusya'nın Kırım ülkesinde çekirge zuhur ediyor. Müslüman Tatarlar, Rus Hükümetine müracaat ederek çekirgenin itlafı için sığırcık kuşunu istiyorlar. Rus Hükümeti bu taleplerini kabul ederek, Osmanlı Hükümetine yazıyor. Şeyhler Köyünde olan bu mübarek sudan alarak bir heyet marifetiyle gönderiliyor.

Arkasından kuşlar da Kırım diyarına varıyor. Bu heyet âzasiyle görüştüm, vak'ayı dinledim. Gerek dahilde, gerek hariçte çekirge imha eden bu kuşlar nereden geliyor? Kim gönderiyor? Niçin başka vakitlerde bu kuşlar gelmiyor?

Bu hali benim gibi binlerce insan görmüştür.

Bu hal bir kerametse kimin? ve kime aittir? Sihir midir, yoksa tabiî mi? Meçhulümüz olan bir hakikattir."

"seyhalisemerkandi.com" sitesinde Şeyh Ali Semerkandi ve "sığırcık suyu/çekirge suyu" hakkında verilen bilgi:
"Oralarda sığır otlatan Ali Semerkandî, namaz vakti girdiği hâlde abdest tâzeleyecek bir su bulamadı.

Âsâsını yere vurarak; 'Çık, yâ mübârek!' deyince, yerden gövde kalınlığında bir su çıktı. Sular, hızla meyilli arâzide etrâfa yayılırken, kadınlar bağırmaya başladılar: 'Su çıkarmanın da zamânı mı? Ekinlerimiz sular altında kalacak...' Bunun yanısıra, Ali Semerkandî'ye hakâret dolu sözler ettiler.

O da suyun çıktığı yere bakarak; 'Ey mübârek su! Ne çıktığın belli olsun, ne de aktığın!' buyurdu. Bu söz üzerine suyun çıktığı yer, kuyu ağzı gibi olup hareketsiz kaldı.O târihlerde Osmanlı pâyitahtı olan Bursa'da bir çekirge âfeti oldu. Her tarafı çekirge kaplamış, mahsûlleri ve çiçekleri harâb etmiş idi. Bu âfetten kurtulmak için, zamânın zirâatçılarından çâre soruldu. Yapılan bütün araştırmalardan bir netice alınamayınca, âlimlere ve velîlere haber gönderildi.

Bu çekirge âfetinden kurtulma çâresinin ne olduğu soruldu.

Bu haber, Çamlıdere'de yaşayan Ali Semerkandî'ye de ulaştı. Ali Semerkandî hazretleri, dağda asâsıyla çıkardığı sudan bir miktâr Bursa'ya gönderdi. Bu suyu, zarar veren haşerâtın bulunduğu bölgeye dökmelerini tenbih etti.

Suyu Bursa'ya götürdüler. Çekirge âfetinin bulunduğu bölgelere azar azar döktüler, çok kısa bir zaman içinde çekirgeler kayboldu. Mahsûller, bitkiler, çiçekler çekirgelerin istilâsından böylece kurtuldu.

Rivâyete göre bu su, bir kap içinde yüksek bir yere asıldı. Allahü teâlânın izni ile suyun götürüldüğü yerde sığırcık kuşları toplanıp, bir anda çekirge sürülerini mahvettiler. Pâdişâh, Bursa'nın çekirgelerden kurtulmasına vesîle olan Ali Semerkandî'yi Bursa'ya dâvet etti. Ali Semerkandî Bursa'ya geldiğinde, Pâdişâh ona çok izzet ve ikrâmlarda bulundu. Pek fazla iltifât edip, Bursa'da kalmasını arzu etti. Fakat Ali Semerkandî, nâzik bir ifâdeyle Bursa'da kalamıyacağını, bu ümmetin fakir olup, Resûlullah efendimizi ziyârete gidemeyen insanların bulunduğu bölgede kalmak istediğini bildirdi.

Bunun üzerine Pâdişâh, bir istekte bulunmasını arzu etti. Ali Semerkandî de; 'Çamlıdere havâlisindeki tebanız çok fakirdir. Onları, askerlik ve toprak kirâsı mükellefiyetinden muaf tutmanızı arzu ediyorum.' buyurdu.

Pâdişâh derhâl bir ferman yazdırarak, bundan sonra Çamlıdere havâlisinde bulunan kimselerin askerlik yapmayacağını ve toprak kirâsının alınmayacağını bildirdi.

O günden, İstiklâl Harbi sıralarına kadar Çamlıdere bölgesinden vergi alınmadı ve askere giden olmadı. Bütün pâdişâhlar, o fermana riâyet ettiler. Ayrıca, 'Çekirge Suyu' ismi ile meşhûr olan sudan zaman zaman alınarak, çekirgelerin zarar yaptığı bölgelere götürüldü.

Bu su; hâlen Çamlıdere'nin kuzeyinde, Gerede'nin doğusunda, Eskipazar'ın güneyinde bulunmaktadır."

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi'nde 2014 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre, Şeyh Ali Semerkandî ve onun neslinden gelenler, suyu istenen yere ulaştırırlarmış. Bunun için gerekli yerlere yazılar yazılır ve suyu götürecek şeyhlere kolaylık sağlanması, ücretsiz seyahat edebilmeleri merkez tarafından temin edilir ve yol tezkiresi verilirmiş. 1889 yılında Şeyh Ahmed ve Şeyh Mehmed efendiler sığırcık suyunu Trablusgarp ve Bingazi vilayetlerine götürürlerken kendilerine birer kıta tezkire verilmiş. Bunun gibi birçok sığırcık suyu talep dilekçesi ve şeyhlere verilen tezkire Osmanlı Arşivleri'nde bulunuyormuş.

Çekirge istilasıyla başa çıkmak için sığırcık kuşlarının gelmesini sağlamak, ya da kaz ordularını alana sürmek gibi çarelerin dışında bir yol daha var. Kâzım Karabekir'in anılarında okudum. Mekke'de iken (çocukluk yıllarında) yaşamış:

"Bir gün gökyüzü kıpkırmızı oldu. Henüz mektepteydik. Mektep paydos edildi. Araplar, 'Cerad, cerad...' diye bağrışıyorlardı. Çekirge yağacakmış. Müthiş hazırlıklar, koşuşmalar başladı. Yer yer tablalar kuruldu, yağlar eritildi. Herkes ellerinde uzun bezler, gökyüzünü gözlüyordu.

Derken, dolu yağar gibi çekirge başladı. Araplar, bezlerle vuruyor, tablalara dolduruyordu. Tabla başındakiler de bunları yağda kızartıyorlar, tablaların etrafını kaplayan müşterilere büyücek bir ölçüsünü on paraya satıyorlardı.

Çoluk çocuk öyle bir iştahla yiyorlardı ki bu gidişle bir çekirge kalmazdı. Bir tane de ben yemek istedim, fakat yiyemedim. Araplar, başını çekiyor çekirgenin içini sıkıyordu. Sonra kıtır kıtır yiyorlardı. Hükûmete geldik. 'Aman eve koşun, damlardaki saksılarda çiçek bırakmazlar' dediler. Saksılarımızı kurtarmak için koştuk eve geldik, damların üstü mahşer... Bazı kuş gibi büyükleri de var. Bunlar beyleriymiş..." (Kâzım Karabekir: Hayatım, Hazırlayan :Erhan Çifçi, Kronikkitap, 2019, s.75)

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış