Sınırsız büyüme hırsı, her bedeli göze alan kalkınmacılık anlayışı, özelleştirme politikaları, şirketleşme ve yaşamın bütün alanlarının piyasaya açılması ekolojik yıkımın da temel kaynaklarıdır. Bu nedenle ekoloji mücadelesi giderek toplumsal muhalefetin en önemli damarlarından biri haline geliyor. Çünkü mesele yalnızca ağaçların kesilmesi ya da bir derenin kurutulması değildir. Mesele yaşamın kendisidir.
Ekolojik kriz sadece gelecek kuşaklara bırakılmış uzak bir tehdit değildir. Kuraklıkta, susuzlukta, tarımsal üretimde yaşanan gerilemede, artan gıda fiyatlarında, yok edilen meralarda, kirletilen nehirlerde ve kaybedilen ormanlarda bu krizin sonuçları her gün karşımıza çıkıyor. Geleceği savunmanın yolu bugünden mücadele etmekten geçiyor.
Siyasal görüşleri, kimlikleri ve yaşam tarzları birbirinden farklı insanlar aynı yaşam alanlarını korumak için yan yana geliyor. Çünkü hepimiz aynı havayı soluyor, aynı suyu kullanıyor ve aynı toprağın üzerinde yaşıyoruz. Kimsenin başka bir gezegeni yok. Bu yüzden doğanın yağmalanmasına karşı verilen mücadele aynı zamanda ortak yaşamı savunma mücadelesidir.
Bugün Türkiye'nin dört bir yanında bu mücadeleyi görmek mümkündür. Akbelen'de, Kaz Dağları'nda, Karadeniz'in vadilerinde, Akdeniz kıyılarında, İç Anadolu'nun bozkırlarında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun dağlarında yurttaşlar yaşam alanlarını korumak için direniyor. Köylüler, çiftçiler, gençler, kadınlar, emekliler ve kent sakinleri havasına, toprağına, suyuna ve ormanına sahip çıkıyor.
Bu insanlar çoğu zaman karşılarında şirketleri korumak için seferber olmuş devletin bütün gücünü buluyorlar. Yaşam alanlarını korumak isteyen yurttaşların karşısına polis, jandarma ve çeşitli idari engeller çıkarılıyor. Halkın güvenliğini sağlamakla görevli kamu gücü, şirketlerin yatırımlarını güvence altına alan bir mekanizma gibi işletiliyor. Kolluk, şirketlerin özel güvenlik örgütü gibi kullanılıyor.
Bütün bu baskılara rağmen insanlar direniyor ve mücadeleyi yalnızca meydanlarda değil, mahkeme salonlarında da sürdürüyor.
2025 yılıyla birlikte madencilikten enerji projelerine kadar pek çok alanda talan politikaları hız kazanırken, sayıları sınırlı da olsa çevre ve yaşam hakkını koruyan bazı yargı kararları da dikkat çekmeye başladı.
Muğla'da Akbelen Ormanı çevresindeki kömür madeni projelerine ilişkin davalarda Danıştay'ın verdiği kararlar, şirketlerin önündeki tüm engellerin sınırsız biçimde kaldırılmasının hukuken de tartışmalı olduğunu ortaya koydu. Yine Akbelen'de kömür madenciliği için yapılan bazı acele kamulaştırma işlemlerinin yürütmesinin durdurulması, yaşam alanlarının enerji şirketlerine sınırsız biçimde tahsis edilmesine karşı önemli bir uyarı niteliği taşıdı.
Benzer bir durum UNESCO Dünya Mirası Listesi aday yerlerinden biri olan Ordu’daki Perşembe Yaylasında da yaşandı. Yerel halkın direnişi ve doğa savunucularının konuyu gündemde tutması sonucunda Ordu İdare Mahkemesi, Perşembe Yaylası'nı (ve yakın Korgan yaylalarını) etkileyen maden arama ve sondaj çalışmalarına yönelik yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Tokat'ın Günçalı ve Killik köyleri çevresinde planlanan maden faaliyetlerine ilişkin yürütmeyi durdurma kararı da benzer bir öneme sahipti.
İzmir Karaburun'da rüzgâr enerji santrali kapasite artışı için verilen ÇED olumlu kararının iptal edilmesi de dikkat çekici örneklerden başkası oldu.
Son örnek de geçtiğimiz günlerde Uşak’taki Murat Dağı eteklerinde yaşayan köylülerin direnişi oldu. TÜMAD Madencilik'e ait olduğu tespit edilen bir aracın bölgede izinsiz faaliyet yürüttüğüne ilişkin şüpheler üzerine köylülerin gösterdiği kararlı tutum sonucunda araç bağlandı, içindeki numunelere el konuldu. Aynı gün, köylülerin uzun süredir mücadele ettiği GES projesine ilişkin faaliyetlerin de dava sonuçlanıncaya kadar durdurulması kararı alındı.
Bu kararlar ve durdurmalar elbette Türkiye'nin dört bir yanında süren ekolojik yıkımı durdurmaya yetmiyor. Ancak açık biçimde gösteriyor ki yaşam alanlarını savunan yurttaşların mücadelesi mahkeme salonlarında da karşılık bulabiliyor ve şirketlere geri adım attırılabiliyor.
Unutulmamalıdır ki bu örneklerin hiçbirinde mahkemeler kendiliğinden harekete geçmedi. Eğer köylüler itiraz etmeseydi, çevre örgütleri dava açmasaydı, yurttaşlar bilirkişi incelemelerinin peşini bırakmasaydı ve yaşam alanlarını savunmakta ısrar etmeseydi bu kararların büyük bölümü hiç alınamayacaktı. Dolayısıyla ortaya çıkan her olumlu kararın arkasında yıllara yayılan bir emek, kararlılık ve büyük bir direniş bulunuyor.
Ne var ki bu kararlar tek başına güvence anlamına da gelmiyor. Yargının bağımsızlığının tartışma konusu olduğu, hukukun siyasal müdahaleler karşısında giderek daha zayıf hale geldiği bir ülkede kazanılmış hakların korunması yeni mücadeleleri zorunlu kılıyor. Bugün alınan bir kararın yarın başka bir idari işlemle etkisiz hale getirilmeye çalışılmayacağının garantisi yok. Bu nedenle doğayı şirketlerin ve piyasanın insafına bırakmak gibi bir seçenek asla söz konusu olamaz. Daha örgütlü, daha kararlı ve daha dayanışmacı olmak zorundayız.
Türkiye'deki ekoloji mücadeleleri büyük ölçüde yerel dinamiklerle yürüyor. Bu durum anlaşılır bir durumdur. Çünkü her direniş kendi toprağından, kendi deresinden ve kendi ormanından doğar. Fakat saldırılar yerel değil, merkezi, genel ve sistematiktir.
Ege'de dağı delen şirket ile Karadeniz'de dereyi kurutan şirket aynı sermaye düzeninin parçasıdır. Bir bölgede kullanılan yöntem başka bir bölgede yeniden karşımıza çıkıyor. Bu nedenle yerel mücadelelerin birbirinden öğrenmesi, deneyim aktarması ve ortak hareket etmesi kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Bugün gerekli olan şey, farklı bölgelerdeki ekoloji mücadelelerini birbirine bağlayan güçlü bir dayanışma hattıdır. Birbirine güç veren, ortak aklı büyüten ve talan politikalarını geriletebilen bir toplumsal ağ kurmak zorundayız. Bugün, yaşadığımız ülkenin toprağını, suyunu, ormanlarını ve geleceğini korumak için bundan daha büyük bir yurtseverlik ölçüsü yoktur.
Yorumlar (0)