Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Haber Nöbetinden 'BenGazeteciyim'e

Savaşın sürdüğü bölgede gerçek gazetecilik yapmaya çalışan muhabirlere yönelik baskı, şiddet, gözaltılara karşı başlatılan “Haber Nöbeti” çalışmaları tam sona ermişti ki, muhalif basına karşı devletin sürdürdüğü baskı, fiili saldırı, gözaltı ve tutuklamalara karşı “BenGazeteciyim” adı ile bir gazetecilik dayanışma ağı ortaya çıktı.

Haber Nöbetinden 'BenGazeteciyim'e

Bu, gerçekten gazetecilik yapmak isteyen, gerçekleri görünür kılmak isteyen bir grup gazetecinin dayanışma hikayesi. Gazetecilik birilerinin tekelinde olmadığı gibi bir güç ya da iktidar aracı da olmamalı. Bu gün ülkemizde yaşananlar,bana Ortadoğu’daki bir fiske ile yıkılan diktatörlükleri hatırlatıyor. Hani Irak’ta geçmişi karanlık, ölümlerle bezeli Saddam’ı, İran’da CIA yardımı ile şahlığına devam eden Rıza Pehlevi’yi devirip, bir gecede yol arkadaşları İran Komünist Parti’lileri zindanlara tıkan, kellelerini alan Humeyni’yi, bir nebze Kaddafi’yi ya da Hüsnü Mübarek’i, insanları stadyumlara doldurarak bir gecede binlerce insanı katleden, okyanusa döken Şili’nin diktatörü Pinochet’yi hatırlatıyor.

Hepsinde bolca hapis, acı, sürgün, kan, katliam var; tıpkı şimdi Türkiye’de olduğu gibi. Hepsinde Hitler’den, Mussolini’den izler var. Hitler Almanya’sında ölüme gönderilen solcular, Yahudiler aklıma geliyor. Yıllar sonra bu kampların neden kurulduğunu, Yahudilerin neden hiç itiraz etmeden, direniş göstermeden milyonlarcasının büyük bir itaatle toplama kamplarına neden gittikleri sorulduğunda, “Bizi nereye götürdüklerini bilmiyorduk. Başka yerlere nakil edildiğimizi, savaş bitince geri döneceğimizi düşünüyorduk”, diyorlar. O kampların çok yakınında yaşayan halka “Bu kamplarda neler olduğunu bilmiyor muydunuz, hiç bir şey fark etmediniz mi?” diye sorduklarında: “Trenlerle tıklım tıklım insanları getirdiklerini, bunların trenlerden daha çok geceleri indirdiklerini, trenlerden uzanan ellerin su ve ekmek istediklerini biliyorduk ama kampta neler olduğunu bilmiyorduk” cevabını veriyorlar...

Bunca sözün nedenini mi soruyorsunuz? Şu yaşadığımız ülkeye ve çevreye bir bakın. Sur, Silopi, Cizre, Yüksekova, Lice, Nusaybin. Aylardır süren sokağa çıkma yasakları ile kendi vatandaşını cezalandıran bir anlayış, insanları tanklarla, bombalarla öldürüyor, yerlerinden ediyor. İktidarın desteğini arkasına alarak rahatça yayın yapan yayın organlarına göre: tüm bunlar yok hükmünde, onlara göre yapılanlar normal; çünkü yerlerinden edilenler, toprağa gömülenler, öldürülenler, ölüleri sürüklenenler, gözaltındayken kaybedilenler, insan değil, “terörist”.

Hep aklıma geliyor ormanların içindeki canlıları yakarken, o ormanlar senin değil ya, gözünü bile kırpmıyorsun! Ekili alanları yakarken, kentleri bombalarla yok ederken, tarihi silerken, o topraklar senin değil, “vatan” değil! Ama orada yaşayanlar yaşadıkları doğaya, doğal ve sosyal yaşam alanlarına sahip çıktığında, birden bire bir milliyetçilik fışkırıyor. Milliyetçi söylemlere kapılmayan azınlık içindeki birçoğumuz da, başka bir çok derdin arasında oralara gereken önemi vermez oluyoruzİşte bütün bunları deşifre etmek için... duymak, görmek, bilmek istemeyenlere yaşanan hakikatleri yeniden yeniden“bakın burada bir savaş var, insanlar çocuk, kadın, yaşlı demeden öldürülüyor, katlediliyor, gözaltlarında yok ediliyor” demek için özgür basına ihtiyacımız var. Yarın,öbür “Duymadık, Görmedik, Bilmiyorduk, ama ne yapabilirdik?” gibi mazeretlere sığınmamak için gazetecilere ama gerçek gazetecilere ihtiyaç var. Bütün bunlar yaşanırken ses vermek gerek, dayanışmak gerek. Birlikte mücadele etmek gerek. Tek başına olmuyor, yetmiyor. Çünkü bana dokunduğunda birilerinin de ses vereceğini bilmek için basına, gazeteciye, muhabire ihtiyaç var.

Gazetecilik, diktatörlükler dışında suç olmamıştır, suç değildir. Olamazda! Eğer gazeteciler olmasaydı, bu kadar kocaman bir dünya nasıl her gün masanızda olurdu? Bu kocaman dünya nasıl küçülürdü?

“Biz gazeteciyiz” oluşumunun yaptıkları, sadece dayanışmak, haber nöbetleri değil tabii ki. İçerdeki gazetecilere dikkat çekmek amacıyla şeker bayramı öncesi, İstanbul Galatasaray PTT’den, Ankara’da ve yine İzmir’den Solfasol’dan arkadaşlarında katılımıyla kartlar, gazeteler gönderildi, tutuklu gazetecilere. Yine bir hafta süreyle, basılı ve internet yayın organlarında yayınlanmak üzere 11 Temmuz’da başlayan “Biliyor musunuz? Gazetecilik Suç Değil” pulları oluşturuldu ve pek çok tv ve gazetede yer aldı.

Biz gazeteciyiz! Halkın doğru haber alma hakkı olduğunun bilinciyle gerçek ve doğru, dürüst haber yapmaya, her türlü baskıya rağmen gazetecilik yapmaya devam edeceğiz..

Not: Bu yazı, darbe girişiminden önce yazılmıştı. Darbenin gerçekleşmemiş olmasına sevinirken, “Olağanüstü Hal” geldi. Darbe girişimi sonrasının hala geçmeyen toz dumanı arasında, ilk saldırılanlar ne yazık ki yine gazeteciler oldu. İktidar, bu kez eli silahlı darbecilerle, elinde kalem tutan gazetecileri aynı torbaya doldurdu. Görüşleri ne olursa olsun, geçmişteki görüşlerine, yorumlarına zerre kadar katılmamış olsak da, gazetecilik yapanlarla, darbecilik yapanları aynılaştırmanın, onları darbeciler safındaki öcüler gibi göstermenin, toplumun akıl ve ruh sağlığına iyi gelmediğini görüyoruz.

Solfasol Gazetesinin gönüllü gazetecileri olarak bir kez daha belirtiyoruz: GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR. Yalnızca darbeye karşı çıkmakla demokrat olunmaz, demokrat olmak için ifade ve basın özgürlüğüne de sahip çıkmak gerekir.

Tutuklu ve gözaltındaki tüm gazetecilere özgürlük!!!

Gazete Solfasol

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış