Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

İnat Etmeliyiz

Hasan Alpargün mezarlığı davasında verilen “olası kast” kararı istinafa taşındı, ancak istinaf bu kararı onamadı. Oysa bu karar, rant politikalarına karşı deprem davalarında adalete erişim adına önemli bir eşik olabilirdi. Emsal teşkil edecek bir adım olarak görülüyordu.

İnat Etmeliyiz

Dolayısıyla bir depremzede olarak, herkes gibi ben de öfkeliyim. Ama öfkem yalnızca karara değil; bu kararı mümkün kılan düzene, bu düzeni sürdürenlere ve sessiz kalanlara. Evet, yönetim ortada. Ama bu düzene karşı durmak da halkların inisiyatifinde.

Mahkeme salonlarının, adliye önlerinin, depremle ilgili her etkinlik alanının dolması gerekiyor. On bir il yıkıldı. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bir o kadarı hâlâ kayıp. Kendine “insanım” diyen, kendine “muhalifim” diyen herkesin bu adalet mücadelesine sahip çıkması gerekiyor. Çünkü kamuoyu bu davalara sahip çıkarsa, hiç kimse bu kararları bu kadar rahat veremez. Bu yazıyı okuyan herkese açıkça söylüyorum. 6 Şubat katliamına dair hukuksuzluk ve ihmal hepimiz için bir tehdittir. Bugün içinde bulunduğumuz konfor alanı sandığımız şey, aslında elimizde kalan son kırıntı. Zaten her şey tekleştiriliyor, tekelleştiriliyor. Sessiz kalan herkes bu kararların ortağıdır.

Karar sonrası çocuklarını kaybeden bir babanın sözleri hâlâ kulaklarımızda: “Çocuklarımın kanı kararı verenlerin elinde!” Bundan daha ağır, daha çıplak bir ifade olabilir mi?

Öte yandan, 6 Şubat depremlerinde devletin yapması gerekeni hiçbir karşılık beklemeden yapan maden emekçileri, aylardır maaş alamıyor. “Açız, çocuklarımız aç” diyorlar. Seslerini duyurmak için yürüdüklerinde ise karşılarında muhatap değil; cop, kalkan ve gözaltı buluyorlar. Eğer o yürüyüşü yapanlar patronlar olsaydı, aynı muameleyle karşılaşmayacaklarını hepimiz biliyoruz. Meclis, maden şirketlerinin lehine yasalar çıkarırken bu sorumluluğun da ortağıdır. Bugün yaşanan süreç, açık bir şekilde iki tarafı gösteriyor; emekçiden yana olanlar ve olmayanlar. Bu düzenin mesajı çok net: “Biat etmezsen aç kalırsın, itiraz edersen cezalandırılırsın.”

Maden emekçileri, bu ülkenin en ağır koşullarında çalışan, afet anlarında hayatını ortaya koyan insanlar. Gün ışığında ofislerde maaş alanlardan çok daha fazla hayat kurtardılar. Ama her dönemde en çok ezilen yine onlar oldu. Bu ülkede madencilere yönelik ayrımcılık hiç değişmedi. Kendi çocuklarının karnını doyurabilmek için susmayı ve aç kalmayı göze alan bu insanlar, susma eyleminde, açlık grevinde bile cezalandırıldı. Buna kayıtsız kalmak ise yalnızca bir tercih değil; kötülüğün, sorumsuzluğun ve vicdansızlığın bir parçası olmaktır. Yine de biliyoruz ki gazeteciler yazmaya, avukatlar savunmaya, emekçiler direnmeye devam edecek. Bu yüzden hukuksuzluğa ve sessizliğe teslim olmadan bu coğrafyada insan onuruna yakışır bir yaşam istiyorsak, inat etmek zorundayız.

Nihayetinde; bugün inat eden madenciler kazandı. Oysa kazandıkları şey bir ayrıcalık değil, en temel haklarıydı. Asgari ücretin milli gelirden adil pay alması, fazla mesai hakları, emeklilik gibi daha geniş talepler için mücadeleye hazırlanırken; var olan maaşlarını alabilmek için yürümek, açlık grevine gitmek zorunda kaldılar. Bu tablo bize açık bir gerçeği gösteriyor. Bu ülkede hak, ancak direnenlerin elinde kalır. İnat edenler kazanır.

Kemal Tahir’in dediği gibi; “İyiye inat etmeliyiz.” Çünkü bazen geriye sadece;

“Bir inanç.

Bir inat.

Ve unutma

O inat neyse,

sen osun.”

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış