Kelimenin kökeni Latinceye uzanır: inter arasında, regnumhükümranlık demektir. Başlangıçta bir hükümdarın ölümüyle yenisinin tahta çıkışı arasındaki dönemi anlatmak için kullanılır. Ama siyasal düşüncede anlamı çok daha genişlemiştir. Bugün interregnum dediğimizde, iki yönetici arasındaki basit bir boşluğu değil; eski düzenin çözülüp yenisinin henüz kurulamadığı tarihsel aralığı kastediyoruz. Bu yüzden interregnum sadece bir yönetim krizi değil, bir rejim krizi de olabilir; hatta daha da derinde, bir zaman krizi olarak okunabilir.
Antonio Gramsci’nin bu kavrama yüklediği anlam hâlâ belirleyicidir. Onun çok bilinen formülasyonuyla söylersek: Eski ölüyor, yeni doğamıyor. Tam da bu ara dönemde türlü marazi belirtiler ortaya çıkıyor. Gramsci burada sadece siyasal iktidar değişimini değil, hegemonya krizini anlatıyordu. Yani egemen olan, artık eskisi gibi yönetemiyor; ama yerine geçecek yeni toplumsal ve siyasal güç de kendi düzenini kuracak kadar örgütlü, meşru ve etkili hale gelemiyor. Sonuçta ortaya bir boşluk çıkıyor. Fakat bu boşluk steril bir alan değildir. Tam tersine, en karanlık eğilimlerin çoğaldığı, otoriterliğin sertleştiği, toplumsal öfkenin yönsüzleştiği, komplo fikirlerinin ve sağcı fantezilerin büyüdüğü bir ara bölgedir.
Interregnum kavramını önemli kılan şey, burada zamanla kurduğu ilişkidir. Çünkü interregnum yalnızca eski ile yeni arasındaki siyasal bir eşik değildir; aynı zamanda geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağların gevşediği bir momenttir. Toplum artık geçmişin kurallarıyla bütünüyle yönetilemez hale gelir. Eski kurumlar, eski ideolojiler, eski vaatler inandırıcılığını yitirir. Ama buna rağmen gelecek de henüz kurulmuş değildir. Yeni olan, yalnızca ihtimal halinde vardır. Ne geçmiş tamamen çekilmiş, ne gelecek gerçekten başlamıştır. Böylece şimdi, uzamış bir geçişe dönüşür.
Bu tür dönemlerde insanlar çifte bir deneyim yaşar. Bir yandan her şeyin çok hızlı değiştiği duygusu vardır. Ekonomik krizler, savaşlar, seçim sarsıntıları, toplumsal kutuplaşmalar, ani yasal düzenlemeler, ardı arkası kesilmeyen gündemler. Tarih adeta hızlanmıştır. Öte yandan hiçbir şeyin gerçekten çözülemediği hissi de aynı anda güçlenir. Bir hükümet gider, bir başkası gelir; kurallar değişir, yüzler değişir, sloganlar değişir, ama düğüm çözülmez. Bu yüzden interregnumun zamansallığı gariptir: Her şey hareket halindedir, ama toplum bir yere varamıyormuş gibi hissedilir. Belki de bu yüzden bu dönemlerin en iyi özeti şudur: Saat işler, ama tarih ilerlemez.
Burada kritik olan, interregnumun yalnızca bir gecikme ya da belirsizlik hali olmamasıdır. Aslında interregnum, çizgisel ilerleme fikrinin çözüldüğü andır. Modern siyaset uzun süre topluma şu hikâyeyi anlattı: Zaman ileriye akar, krizler aşılır, reformlar yapılır, kurumlar kendini düzeltir, gelecek bugünden daha iyi olur. Oysa interregnumda bu ilerleme duygusu kırılır. Gelecek bir vaat olmaktan çıkar, bir tehdit alanına dönüşür. İnsanlar yarına umutla değil, kaygıyla bakmaya başlar. Güvencesizlik, belirsizlik, geçicilik ve istikrarsızlık, yalnızca ekonomik değil zamansal bir deneyim haline gelir. İnsanlar sadece işlerini, gelirlerini ya da haklarını değil, gelecek tahayyüllerini de kaybeder.
Bu yüzden interregnum dönemlerinde nostalji çok güçlenir. Çünkü gelecek bulanıklaştıkça geçmiş olduğundan daha düzenli, daha anlamlı, daha güvenli görünmeye başlar. Siyasal hareketler de bunu kullanır. Kimisi kaybedilmiş bir ulusal büyüklüğü, kimisi eski ahlaki düzeni, kimisi geçmişin otoritesini geri getirme vaadiyle ortaya çıkar. Geleceğin kurulamadığı yerde geçmişin hayaletleri çoğalır. Bu açıdan bakıldığında aşırı sağın yükselişi tesadüf değildir. Sağ popülizm çoğu zaman geleceği inşa etmekten çok, geçmişi yeniden sahneye sürer. Çünkü interregnum, zamanın ilerlediği ama yönünü kaybettiği bir tarihsel andır.
Kapitalizmin bugünkü krizini de biraz böyle okumak gerekiyor. Çünkü yaşadığımız şey sadece ekonomik bir darboğaz değil. Neoliberal dönemin vaatleri birer birer çözüldü. Piyasanın refah getireceği, özelleştirmenin verimlilik sağlayacağı, esnekliğin özgürlük yaratacağı, finansallaşmanın büyümeyi kalıcılaştıracağı masalları inandırıcılığını yitirdi. Ama buna rağmen yeni ve eşitlikçi bir toplumsal düzen de kurulamadı. Böyle olunca kriz, sadece üretim ve bölüşüm alanında değil; temsil, meşruiyet ve zaman duygusu alanında da derinleşti. İnsanlar artık içinde yaşadıkları düzenin işe yaramadığını görüyorlar, ama yerine neyin geçeceği konusunda ortak bir ufka sahip değiller. İşte interregnum burada devreye giriyor: Nesnel kriz var, ama öznel kurucu güç henüz yeterince oluşmuş değil.
Bu tabloyu Türkiye açısından düşünmek daha da öğretici olabilir. Uzun zamandır burada yalnızca hükümetler ya da ittifaklar değişmiyor; rejimin dayandığı anlatılar da aşınıyor. Cumhuriyetin kurucu dengeleri çözüldü, neoliberal düzen geniş kitleler için daha fazla yoksulluk ve güvencesizlik üretir hale geldi, parlamenter temsil alanı boşaldı, hukuk güven duygusu vermiyor, genç kuşaklar gelecek tahayyülü kurmakta zorlanıyor. Ama bütün bunlara rağmen yeni bir toplumsal sözleşme de kurulabilmiş değil. Bu nedenle Türkiye’de çok güçlü bir zamansal sıkışma yaşanıyor. Bir yanda sürekli kriz hali, bir yanda donmuşluk hissi. Bir yanda büyük tarihsel kırılmalar, bir yanda yerinde sayma duygusu. Bu ikilik, interregnum kavramını yalnızca teorik değil, gündelik hayatı anlamak için de elverişli hale getiriyor.
Üstelik bu ara dönem sadece siyasal kurumlarda yaşanmıyor. Doğayla, emekle, kentle, bakım ilişkileriyle ve gündelik hayatla kurduğumuz ilişkilerde de benzer bir zaman kırılması var. Kapitalizm kendi hızını herkese dayatıyor: daha hızlı üretim, daha hızlı tüketim, daha hızlı dolaşım, daha hızlı yıkım. Ama toprağın, suyun, bedenin, iyileşmenin, çocuk büyütmenin, yas tutmanın, öğrenmenin ve birlikte yaşamanın başka ritimleri var. Bugün bu ritimler arasındaki çelişki giderek sertleşiyor. İklim krizinin bu kadar yakıcı hissedilmesinin nedeni de biraz bu. Kapitalist zaman, kendini sonsuz büyüme üzerinden kurarken, gezegenin zamanı buna artık cevap veremiyor. Belki de çağımızın en derin interregnumlarından biri tam burada yaşanıyor: Eski birikim rejimi sürmek istiyor, ama yaşamın maddi koşulları buna direnmeyi büyütüyor.
O halde interregnumu yalnızca karamsar bir kavram olarak okumamak gerekir. Evet, bu ara dönemler tehlikelidir. Otoriterliğin, savaş siyasetinin, toplumsal parçalanmanın ve faşizan eğilimlerin güçlendiği momentlerdir. Ama aynı zamanda eski düzenin doğal ve ebedi görünme kudretini kaybettiği anlardır. İnsanlar ilk kez, alıştıkları dünyanın aslında değişebilir olduğunu görürler. Yani interregnum sadece çürümenin değil, kuruluş ihtimalinin de adıdır. Sorun şudur: Bu ihtimal kendiliğinden bir özgürleşme üretmez. Eğer örgütlü, kolektif, eşitlikçi bir siyaset kurulamazsa boşluğu çoğu zaman en gerici güçler doldurur.
Bu yüzden interregnum bize iki şey söyler. İlki, krizin tek başına kurtuluş olmadığıdır. Eski düzenin çözülmesi otomatik olarak yeninin doğumu anlamına gelmez. İkincisi, zamanın kendisinin de bir mücadele alanı olduğudur. Hangi geleceğin kurulacağı, hangi geçmişin unutulacağı, hangi şimdinin normal sayılacağı siyasal olarak belirlenir. Bugün belki de en kritik mesele, zamanı yeniden siyasallaştırmaktır. Geleceği yalnızca tehdit ve yıkım olarak değil, ortaklaşa kurulabilecek bir imkân olarak yeniden düşünmek. Çünkü interregnumda asıl mesele sadece arada kalmak değildir. Mesele, bu aralığın kimin lehine ve nasıl kapanacağıdır.
***
Kapak Görseli: Caspar David Friedrich - Sis Denizinin Üzerindeki Gezgin
Yorumlar (0)