Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Münferitmiş, Tabii.

Karanlıkta uyananlar olarak, sabah gözümü açar açmaz telefona bakıyorum. Kadın meclisi WhatsApp grubuna bir mesaj düşmüş. Ecehan yazmış. Hani bazı işaretler vardır, daha ilk cümlesinde günün yönünü değiştirir, öyle bir şey. Belli ki onun da içine oturanlar uyutmamış, bizden önce uyanıp yazmış.

Münferitmiş, Tabii.

Ecehan diyor ki: “Bir şey söyleyeceğim, iddialı gibi görünebilir ama bence bir örüntü var: toplumsal çürüme M.Ö. 1. yüzyıldan beri söyleniyormuş, biri yazdı geçen. Ama onun ötesinde Rabia Naz, Gülistan, Rojin, Nadira Kadirova… bunların hepsi bana bir güç zehirlenmesinin de sonuçları gibi geliyor, nitekim öldüren çocuk da bir emniyet mensubunun oğlu. Bu kadar tesadüfü kaldırmıyor bu bünye. Biraz bunu da konuşmamız lazım sanki. Gerçi patriyarkanın kendisi de bir güç zehirlenmesi…” 

Mesajı okuduktan sonra dönüp son günlerde yaşananlara bakıyorum. Siverek’te, Maraş’ta okulda silah patlıyor. Öğrenciler öğretmenlerini ve arkadaşlarını katlediyor. En başımızdaki “olay münferittir” diyor. Şehirler farklı, aradaki zaman kısa ama his aynı: Bu tanıdık. Bu tekrar ediyor. 

Bir şey oluyor bu ülkede. Bir çocuk birilerini silahla öldürüyor mesela. Ve daha olayın sıcaklığı geçmeden, tuhaf bir hızla başka şeyleri konuşmaya başlıyoruz. Ne izledi ne oynadı, nasıl bir çocuktu, hangi tanısı vardı… Sanki ortada apaçık duran bir şiddet yokmuş da onu açıklayacak küçük detaylar arıyormuşuz gibi. Bir yerden sonra bu merak, doğrudan bir sağlamcılığa dönüşüyor; “mutlaka bir sorunu vardır” diye başlıyor cümleler. Farklı olan, norm dışı görülen ne varsa hızla şüpheli ilan ediliyor. Şiddeti sistemin içinden çıkan bir şey olarak görmek yerine, tekil bir sapmaya indirgemek daha kolay geliyor. Böylece hem asıl sorumlular görünmez oluyor hem de zaten kırılgan olanların varoluşu yeniden damgalanıyor. 

Başka tanıdık olayları zaten süreğen olarak yaşıyoruz. Bir mafya çıkıp barış isteyen akademisyenler için “kanlarınızla yıkanacağız” diyor, sonra o mafya başka birilerinin kahramanı oluyor, sonra yine dönüp akademisyenlerin ne dediği tartışılıyor. Bir kadın öldürüldüğünde “gece vakti ne işi varmış” deniyor, mini etek giymiş deniyor. Başka birinde “alkollü ortamdaymış” diye başlanıyor anlatmaya. Birisi çıkıp “çocuklarımın değerini evcil hayvanlarla kıyasladı, ben de bastım küfürü” gibi fantastik bir açıklamayla neredeyse takdir bekliyor. Şiddetin kendisi değil, onun etrafına örülen hikâye konuşuluyor. 

Oysa mesele tam da burada düğümleniyor. Biz sonucu konuşuyoruz ama süreci değil. O anı tartışıyoruz ama o ana gelene kadar döşenen yolu görmezden geliyoruz. Sanki her şey bir anda olmuş gibi. Oysa hiçbir şey bir anda olmuyor. Bir çocuk eline silah alıyor. Tabii ki o çocuk boşlukta büyümüyor. Bir evde, bir okulda, bir kurumun gölgesinde büyüyor. Gücün nasıl işlediğini görerek, kimlerin korunacağını öğrenerek, sınırların kimler için esnek olduğunu fark ederek büyüyor. 

Belki de bu yüzden “toplumsal çürüme” deyip geçmek benim de içime sinmiyor. Çünkü o laf fazla rahat. Yüzyıllardır söyleniyormuş; her kriz anında çıkarılıp ortaya konan bir açıklama gibi. Ama böyle deyince sanki ortada kendiliğinden bozulan bir şey varmış gibi oluyor. Oysa burada kendiliğinden olan bir şey yok. Tekrar eden, kendini yeniden üreten bir düzen var. Aynı yerden kırılan, aynı şekilde sonuçlanan, aynı ilişkilerle beslenen bir düzen. Ve o düzenin merkezinde de güç var. Nasıl dağıtıldığı, kimlere verildiği, kimleri koruduğu. 

Ecehan’ın mesajı var ya, hani günün yönünü değiştiren cümlelerden… Oradan bakınca aklım tuhaf yerlere gidiyor. Mesela Oidipus geliyor aklıma. Nereden diye sormayın, ben de tam bilmiyorum. Ama kendi kendime şöyle diyorum: Bu hikâyede aslında çok basit iki şey vardı. Kehanetin gerçekleşmemesi için yapmaması gereken iki şey. Birincisi, babası yaşında birini öldürmemek. İkincisi, annesi yaşında biriyle evlenmemek. Bu kadar basit. Fakat Oidipus kehanetten kaçmak için yola çıktığı ilk anda, (tam bir erkek olarak) bunu unutuyor. İlk kavşakta, hiç tanımadığı bir adamı öldürüyor. Tabii ki öz babasını. Üstelik bunun farkında bile değil. Sonra dönüyor dolaşıyor, geliyor annesiyle evleniyor. Yani kaçmaya çalıştığı şey, daha en başta yaptığı o ilk hareketle mümkün hale geliyor. 

Ve aslında o andan itibaren hikâyenin sonu da belli oluyor. Kehanet dediğimiz şey bir anda olup biten bir kader değil; o ilk eşikte, o ilk “olur” verilen yerde kuruluyor. Bugün yaşadıklarımız da biraz böyle değil mi diye düşünüyorum. Bu şiddet, bu ölümler, bu katliamlar… Bir anda ortaya çıkmıyor. Kahramanmaraş’ta bitmiyor, Siverek’le de bitmeyecek. Gülistanlar bitecek mi, Dilanlar bitecek mi? Belli ki bitmiyor. Çünkü o ilk kavşakta neyi görmezden geldiğimizi, neye izin verdiğimizi hâlâ konuşmuyoruz. 

Bu yüzden yaşananlar birbirinden kopuk değil. Siverek’teki de Maraş’taki de yıllardır konuştuğumuz kadın cinayetleri de çocuklara yönelik şiddet de hayvanlara yapılanlar da aynı yerden besleniyor. Şiddetin bütün çeşitleri aynı kökten beslenir. Kimin hayatının daha az değerli olduğuna karar veren o hiyerarşiden. 

Biz ise hâlâ sonucu konuşuyoruz. O kavşakları değil. 

O kavşağı konuşmadığımız sürece de aynı hikâye devam ediyor. Her seferinde yeni bir isim, yeni bir şehir, yeni bir “şok”. Ama aslında bildiğimiz bir şey bu. Çünkü o kavşak sadece büyük anlardan ibaret değil. Küçük susuşlar, geçiştirmeler, “abartma”lar, “şimdi sırası değil”ler, “bir kereden bir şey olmaz”lar… Hepsi o yolun parçaları. 

Sonra bir gün o yol bir yere çıkıyor. Biz de hiç utanmadan dönüp “nasıl oldu?” diye soruyoruz. Belki de soru bu değil. Belki de soru şu: Bu kadar yolu kim döşedi? 

Çünkü ortada tek tek hatalar yok. Bir bütün olarak işleyen bir şey var. Gücün belli ellerde toplandığı, denetlenmediği, hatta kutsandığı bir yapı. Ve o yapı sadece yukarıda kalmıyor. Aşağıya doğru sızıyor. Gündelik hayatın içinde kendini yeniden kuruyor. Hepimizin içine sinsi sinsi işliyor.  Biz bütün bu hikâyenin dışında değiliz. O düzen, bizim içimizden de geçiyor. Bazen susarak, bazen görmezden gelerek, bazen de “bana dokunmuyor” diyerek biz de o akışın bir parçası oluyoruz. 

Peki bu aynı zamanda başka bir ihtimali de açar mı? Çünkü o küçük anlar değişebilir.   Bir yerde “hayır” dediğinde, bir şeyi normal kabul etmediğinde, birinin sesini duyduğunda ve büyüttüğünde… o rayda küçük bir kırılma olur. 

O yüzden mesele sadece teşhis koymak değil. Biraz da taraf olmak. 

Kimin hayatının değerli olduğuna dair o hiyerarşiyi reddetmek. “Makbul olmayan” diye bir kategoriye razı olmamak. Şiddeti açıklamak için en kolay hedeflere yönelen dili kabul etmemek. 

Ve en sonunda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Bu hikâyede fail tek tek kişiler değil. Fail, o kişileri mümkün kılan, koruyan, besleyen düzenin kendisi. Yani evet, failler var. Ama asıl fail, onları üreten sistem. Cezasızlıkla büyüyen, gücü kendinde hak gören, hesap vermemeyi ayrıcalık sanan o düzen. 

Birinin “yapabilirim” dediği o ilk an, aslında yalnız değil. Arkasında sessizlik var, görmezden gelinmişlik var, korunmuşluk var. 

Ve biz o ilk “yapabilirim” anını durdurmadığımız sürece, bu hikâye hep aynı bitecek. Başka şehirlerde, başka isimlerle. Ve aynı yerlerden kırılarak. 

***

Kapak Görseli: Oidipus ve Sfenks - Gustave Moreau 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış