Bugün asıl mesele kavram bolluğu değil, kavramlar üzerinden kurulan hegemonik çerçevenin dönüşmesi ve bu nedenle kavramsal yön duygusunun kaybıdır. Çünkü kavramlar yalnızca gerçekliği açıklamaz, onu belirli biçimlerde kurar, sınırlar ve yönetir. Bu nedenle burada kritik bir noktayı net biçimde vurgulamak gerekir: Bugünün dünyasını anlamak için kapitalizm hâlâ temel kavramdır. Bu kavram tarihsel olarak dönüşebilir; ancak yerini alacak yeni üst kavramlar ortaya çıkmış değildir. Bugün yaşanan kavramsal çoğalma, bu temel kavramın yerine geçen yeni teorik çerçeveler üretmemekte; daha çok onun etrafında dolaşan, onun krizini örten ya da parçalayarak yeniden kuran kavramlar ortaya çıkarmaktadır. Bu ayrım dört düzeyde kurulabilir. Birincisi, krizi teknikleştirerek ve siyasetsizleştirerek yöneten hegemonik kavramlardır. İkincisi, kapitalizmin belirli momentlerini ve eğilimlerini analiz eden türev kavramlardır. Üçüncüsü, bu momentleri genelleştirerek parçayı bütünün yerine koyan fetişistik kavramlardır. Dördüncüsü ise kapitalizmin tarihsel sınırlarını ve yıkıcı mantığını açığa çıkaran açımlayıcı kavramlardır. Bu nedenle ilk olarak, krizi teknikleştirerek yönetilebilir kılan hegemonik kavramlara odaklanmak gerekir.
Hegemonik Kavramlar: Krizi Yönetmenin Dili
Hegemonik kavramlar yalnızca yaygın kullanılan kavramlar değildir. Bunlar kapitalist toplumsal ilişkileri belirli bir biçimde çerçeveleyerek krizi teknik, yönetilebilir ve kaçınılmaz bir süreç olarak sunan kavramlardır. Bu çerçevede önce küreselleşme, neoliberalizm, kalkınma gibi eski hegemonik kavramlara bakmak gerekir. Küreselleşme kavramı, 1990’lardan itibaren dünya ekonomisinin bütünleşmesini açıklamak için kullanılmış ancak sermayenin uluslararasılaşmasının çelişkilerini ve eşitsiz gelişimi görünmez kılma işlevi görmüştür Günümüzde ise dünya küreselleşme kavramının vaat ettiği türden bir bütünleşme içinde değil; tersine, askeri, lojistik ve sınır rejimleriyle parçalanmış, sertleşmiş ve hiyerarşik hale gelmiş durumdadır. Bu nedenle kavram, başından itibaren ideolojik bir işleve sahip olmakla birlikte, bugün toplumsal gerçeklikle kurduğu bağ daha da zayıflamıştır. Kalkınma kavramı ise, II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalist birikim süreçlerini evrensel bir ilerleme modeli olarak sunmuştur. Bugün de kalkınma söylemi uluslararası kurumların ve devletlerin dilinde yaşamaya devam etmektedir, fakat pratikte çoğu kez mega-projeler, toprak gaspları, enerji koridorları, maden sahaları ve tarımsal dönüşüm programları biçiminde işlemektedir. Yani kalkınma, ilerlemenin değil, giderek daha fazla mülksüzleştirme ve ekstraktivizmin dili haline gelmiştir. Benzer biçimde, neoliberalizm kavramı 1970’lerden itibaren piyasa reformları söylemi altında emeğe yönelik sistematik bir saldırıyı meşrulaştırmıştır. Fakat bugün kavramın sınırları daha açık görünmektedir. Bunun nedeni, sistemin yalnızca piyasa mantığıyla değil, çok daha doğrudan şiddet, ve savaş mekanizmalarıyla işlemesidir. “Otoriter neoliberalizm” gibi eklemeler de tam burada ortaya çıkmıştır; ancak bu ekleme çoğu zaman kavramı kurtarmaktan çok onun yetersizliğini görünür kılmıştır.
Bu kavramların ortak özelliği, kapitalizmin çelişkilerini örtmeleri ve onları teknik sorunlara indirgemeleridir. Ancak bugün bu dil de giderek etkisini yitirmektedir; çünkü mevcut krizler artık bu çerçeve içinde yönetilemez hale gelmiştir. Bu noktada yeni hegemonik kavramlar devreye girmiştir. Bu kavramların en tipik örneklerinden biri “dayanıklılık” (resilience) kavramıdır. C. S. Holling (1973), bu kavramı ilk olarak ekolojik sistemlerin şoklar karşısında yeniden dengelenme kapasitesini tanımlamak için geliştirmişti. Fakat zamanla dayanıklılık, kalkınma kurumlarının ve güvenlik politikalarının merkezine yerleşti. Dünya Bankası’nın yoksulluk ve afet çalışmalarında, UNDP’nin toplumsal kırılganlık raporlarında ve iklim yönetimi tartışmalarında dayanıklılık, krizin nedenlerini sorgulamak yerine toplumların ve bireylerin krize uyum sağlama kapasitesini öne çıkarmaya başladı (World Bank 2013; UNDP 2014). Bu nedenle dayanıklılık, ilk bakışta nötr hatta olumlu görünen ama gerçekte son derece politik bir kavramdır. Çünkü meseleyi krizin yapısal nedenleri sorusundan “ krize nasıl uyum sağlarız?” sorusuna kaydırmıştır.
Sürdürülebilirlik kavramı da benzer bir işlev görmektedir. Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun Ortak Geleceğimiz raporu ile yaygınlaşan bu kavram, ekonomik büyümenin çevresel sınırlar içinde sürdürülebileceği varsayımına dayanır (WCED 1987). İlk bakışta radikal bir duyarlılık içeriyor gibi görünür; çünkü doğanın sınırlarını tanır. Ancak sorun tam da burada başlar. Eğer kapitalist büyüme mantığının kendisi sorgulanmıyorsa, sürdürülebilirlik kavramı yalnızca yıkımın daha iyi yönetilmesi anlamına gelir. John Bellamy Foster’ın (2000) gösterdiği gibi, kapitalizmin temel işleyişi toplumsal metabolizma ile doğa arasındaki yarığı sürekli derinleştirmektedir; bu yarık, sistemin “yeşil” reformlarla aşılabilecek bir yan etkisi değil, yapısal bir sonucudur. Bu nedenle sürdürülebilirlik, kapitalizmin ekolojik şiddetini yumuşatan bir ideolojik perde işlevi görür.
Aynı literatürde kapsayıcı büyüme (inclusive growth) ve insan sermayesi (human capital) gibi kavramlar da sistemin çelişkilerini sorgulamak yerine onları yönetilebilir hale getirmeye çalışır. Kapsayıcı büyüme, kapitalist büyümenin toplumsal sonuçlarının bir ölçüde yumuşatılmasını hedefler. İnsan sermayesi kavramı ise eğitimi, sağlığı, beceriyi ve toplumsal kapasiteyi bile sermaye mantığının içine çeker; insan, başlı başına sermaye gibi düşünülmeye başlanır (Becker 1993). Böylece yaşamın kendisi sermaye birikimi açısından yeniden değerlenir. Bu kavramların ortak özelliği, krizi tarihsel ve sınıfsal bir çelişki olmaktan çıkarıp teknik bir yönetim sorununa dönüştürmeleridir. Tam da bu yüzden, bunlar düzeni yeniden üretmek üzere yaygın biçimde kullanılan kavramlardır.
Benzer biçimde çoklu kriz (polycrisis) kavramı da krizi parçalayarak yönetilebilir hale getirmektedir. Kavram ilk olarak Edgar Morin tarafından ortaya atılmış, daha sonra Adam Tooze (2022) tarafından güncel krizleri tanımlamak için yaygınlaştırılmıştır. Bu kavram özellikle Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Risk raporlarında kullanılmaktadır. Bu kullanımda çoklu kriz, pandemi, iklim krizi, savaş ve ekonomik durgunluk gibi farklı krizlerin eşzamanlılığını ifade eder. Bu yaklaşımda krizler kapitalizmin çelişkilerinin sonucu olarak değil, birbirine eklemlenen bağımsız sorunlar olarak görünür. Ancak bu kavram, eleştirel literatürde farklı bir içerik kazanabilmiştir. Örneğin Nancy Fraser (2022), çoklu krizi kapitalizmin içsel çelişkilerinin eşzamanlı yoğunlaşması olarak tanımlar. Bu kullanım, kavramı hegemonik söylemden kopararak yeniden eleştirel bir zemine taşır. Dolayısıyla çoklu kriz kavramı çift yönlüdür: hem hegemonik söylemin parçası olabilir, hem de eleştirel analiz için yeniden kazanılabilir.
Türev Kavramlar: Kapitalizmin Momentlerini Kısmen Açan Analizler
Kavramsal tartışmada ikinci önemli kategori, türev kavramlar olarak adlandırabileceğimiz kavramlardır. Türev kavramlar, kapitalizm gibi temel bir toplumsal ilişkiyi doğrudan ikame etmeye çalışmaz; onun belirli bir momentini, boyutunu ya da eğilimini analiz eder. Bu tür kavramlar analitik olarak değerlidir. Örneğin Nick Srnicek (2017) tarafından geliştirilen platform kapitalizmi kavramı, veri temelli birikim süreçlerini ve dijital altyapıların kapitalist ekonomideki rolünü görünür kılar. Amazon, Uber, Google, Meta gibi platformlar yalnızca aracı değil; hem dolaşımı hem kullanıcı davranışını hem de emek rejimlerini yapılandıran merkezlerdir. Bu kavram, dijital çağ kapitalizmini anlamak için önemlidir. Ancak açıklayıcı olduğu kadar da sınırlıdır. Çünkü kimi zaman kapitalizmin üretim, sınıf ve emperyalizm boyutlarını arka plana iterek, sorunu esasen platformlaşma meselesiymiş gibi göstermeye başlayabilir. Oysa platformlar, kapitalizmin belirli bir tarihsel yoğunlaşma biçimidir.
Benzer biçimde gözetim kapitalizmi (surveillance capitalism) kavramı Shoshana Zuboff’un çalışmalarıyla geniş yankı bulmuştur. Zuboff’a (2019) göre dijital kapitalizm, davranış verisini çekip çıkaran, öngörü ve yönlendirme yoluyla değer üreten yeni bir sömürü biçimi kurmuştur. Bu tespit, çağdaş iktidarın algoritmik ve davranışsal boyutunu kavramak açısından güçlüdür. Yine de aynı sınır burada da ortaya çıkar: eğer gözetim, kapitalizmin sınıfsal ve emperyal dinamiklerinden kopuk ele alınırsa, mesele teknoloji şirketlerinin aşırılığına indirgenebilir. Böylece kapitalizmin bütününün değil, yalnızca dijital yüzünün eleştirisi yapılmış olur.
Lojistik kapitalizm ise dolaşımın, tedarik zincirlerinin ve altyapı savaşlarının kapitalist birikimdeki rolünü görünür kılar; burada Sandro Mezzadra ve Brett Neilson’ın (2019) çalışmaları özellikle önemlidir. Bu yaklaşım, kapitalizmin yalnızca üretim üzerinden değil, dolaşımın hızlandırılması, kesintisizliği ve güvenliği üzerinden de örgütlendiğini; limanlar, koridorlar, sınırlar ve veri altyapılarının doğrudan birikim süreçlerinin parçası haline geldiğini gösterir. Bunların her biri kıymetli analitik açılımlar sunar. Ama yine de hepsi kapitalizmin belirli bir katmanını merkeze aldığı ölçüde, sistemin başka boyutlarını gölgede bırakabilir.
Fetişistik Kavramlar: Parçanın Bütünün Yerine Geçmesi
Fetişistik kavramlar ise farklı bir düzlemde ortaya çıkar. Burada fetiş kavramı, Karl Marx’ın meta fetişizmi analizine dayanır. Marx‟a göre kapitalist toplumlarda emek ürününün meta biçimini alması, o metanın üretiminde harcanan emek gücünü, dolayısıyla o metayı üreten insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri gizler. İnsanlar arasındaki ilişkiler, metalar arasındaki ilişkiler gibi görünür (Marx 1976 [1867]). Bu nedenle fetişizm, yalnızca bir yanılsama değil; nedenselliğin tersine çevrilmesidir. Bir kavramın fetişistik olması için iki koşul gerekir: Kapitalizmin yapısal çelişkilerini gizlemesi ve parçayı bütünün yerine koyarak yanlış nedensellik kurması. Bu çerçevede “tekno-feodalizm” kavramı dikkat çekicidir. Yanis Varoufakis (2023), dijital platformların piyasa rekabetinin yerini aldığını, kullanıcıları ve üreticileri kendi kapalı ekosistemlerine bağımlı hale getirdiğini ve böylece kapitalizmden feodalizme benzer bir rejime geçildiğini ileri sürer. Bu tartışma önemli bir noktaya işaret eder: platformlar gerçekten de piyasa aracılığıyla değil, altyapı tekelleri ve bağımlılık ilişkileri üzerinden işler. Ancak buradan kapitalizmin sona erdiği sonucuna varmak yanıltıcıdır. Platform tekelleri feodal beyler değil, sermaye yoğunlaşmasının en ileri biçimleridir. Rant üretimi de kapitalizmin dışına ait bir mekanizma değildir; tarihsel olarak her zaman onun içinde yer almıştır. Bu nedenle tekno-feodalizm kavramı provoke edici ve tartışmaya açıcı olabilir; fakat bir üst kavram olarak alındığında sorunludur. Kapitalizmin belirli bir eğilimini genelleştirerek bütünün yerine koymaktadır.
Krizin Yıkıcılığını Açımlayan Kavramlar
Son olarak açımlayıcı kavramlar, kapitalizmin belirli bir yüzünü değil, onun yapısal sınırlarını, kriz mantığını ve yıkıcı eğilimlerini görünür kılan kavramlardır. Bunlar tek tek de önemlidir, ama birlikte düşünüldüklerinde çok daha güçlü bir analitik zincir kurarlar. Bu zincirin önemli halkalarından biri “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramıdır. David Harvey (2003) bu kavramı, Marx’ın ilkel birikim kavramını neoliberal çağda yeniden düşünmek için geliştirmişti. Özelleştirme, toprak gasbı, borçlandırma ve yeni çevrelemeler, Harvey’e göre çağdaş kapitalizmin temel araçlarıdır. Bu kavram birikimin yalnızca üretim alanında değil, mülksüzleştirme ve el koyma süreçleri üzerinden de işlediğini gösterir. Yine de Harvey’in çerçevesi çoğu zaman sürekliliği vurgularken, güncel dönemin tarihsel özgüllüğünü tam olarak açıklamakta sınırlı kalabilir.
Bu sınır, Nancy Fraser’ın (2022) “yamyam kapitalizm” (cannibal capitalism) kavramında bir ölçüde aşılır. Fraser’a göre kapitalizm, kendi önkoşulları olan doğayı, bakım emeğini, kamusal altyapıyı ve demokrasiyi yiyerek ayakta kalmaktadır. Bu kavramın gücü, kapitalizmin artık yalnızca sömüren değil, aynı zamanda kendi zeminini yok eden bir sistem olduğunu göstermesidir. Burada sömürü ile yıkım arasındaki bağ daha açık hale gelir. Kapitalizm artık dışsal alanları fethederek değil, kendi yeniden üretim koşullarını tüketerek işlemektedir.
Bu nokta bizi toplumsal “yeniden üretim krizi” (crisis of social reproduction) kavramına getirir. Tithi Bhattacharya (2017) gibi yazarlar, kapitalizmin yalnızca üretim alanında değil, yaşamın yeniden üretiminde de krizler ürettiğini göstermiştir. Bakım, sağlık, eğitim, gıda, barınma ve gündelik yaşamın yeniden üretimi, kapitalist birikimin görünmez temelidir. Bu alanlardaki kriz, aynı zamanda nüfusun giderek daha büyük kesimlerini sistem dışına iter. Tam da bu noktada William I. Robinson’un (2020) artık insanlık (surplus humanity) kavramı merkezi bir önem kazanır. Robinson, Marx’ın “artık nüfus” kavramını genişleterek, günümüz kapitalizminin sadece yedek işsizler değil, sistem açısından gereksizleştirilmiş geniş kitleler ürettiğini savunur. Bu nüfuslar artık yalnızca işsiz değildir; sınır rejimleri, kamplar, polisleşme gözetim yoluyla kontrol edilen, ama tam anlamıyla üretime dahil edilmeyen kesimlerdir. Burada kapitalizmin yıkıcı mantığı çıplak hale gelir. Robinson, bu kavramı Gazze’deki soykırımı analiz etmek için kullanarak, belirli nüfusların kapitalist birikim açısından ‘fazlalık’ olarak kodlandığı ve bu nedenle yok edilmelerinin hem siyasal hem ekonomik olarak mümkün hale geldiği bir eşiğe işaret eder. Bu durum, Achille Mbembe’nin (2019) “ölüm siyaseti” (necropolitics) kavramıyla doğrudan kesişir; çünkü burada egemenlik yalnızca yönetme değil, hangi nüfusların yaşamaya değer olup olmadığına karar verme gücü olarak işler.
Günümüz kapitalizminin yıkıcı mantığını anlamak için ekstraktivizm kavramını ise ayrıca ele almak gerekir. Bu kavram, doğanın, emeğin, toprağın, suyun ve toplulukların devasa ölçekte kaynak olarak sömürülmesini anlatır (Svampa 2019). Ekstraktivizm yalnızca maden çıkarımı ya da petrol üretimi değildir; aynı zamanda tarımın monokültüre dönüştürülmesi, nehirlerin enerji projelerine bağlanması, suyun metalaştırılması ve yaşam alanlarının “çıkarılabilir” birer kaynağa çevrilmesidir. Ekstraktivizmin önemi, çağdaş kapitalizmin ekolojik şiddetini birikimin merkezi mantığı olarak göstermesidir. Bu bağlamda Andreas Malm’ın (2016) fosil sermaye kavramı da kritik önemdedir. Malm, fosil enerjiye geçişin yalnızca teknolojik verimlilik ya da maliyet avantajı ile açıklanamayacağını; kapitalistlerin üretim süreci üzerindeki denetimi artırmak, emeği disipline etmek ve mekânsal olarak yoğunlaşmış üretim biçimlerini kurmak amacıyla bu enerji rejimini tercih ettiğini göstermiştir. Bu kavram, iklim krizini doğrudan bir sınıf, emek denetimi ve iktidar meselesi haline getirir.
Bütün bu kavramsal zincirin teorik düğüm noktası ise bana kalırsa Sagrario Anta Martínez’in (2020) geliştirdiği “sınıra dayanmış birikim” (terminary accumulation) kavramıdır. Martínez, çağdaş birikim süreçlerinin ne Marx’ın anlattığı anlamda ilkel birikim ne de yalnızca Harvey’in mülksüzleştirme yoluyla birikim kavramıyla tam olarak açıklanabileceğini savunur. Ona göre günümüz birikimi, ilksel zorun tekrarıyla süreklilik taşısa da, aynı şey değildir; çünkü sömürünün kapsamı, yoğunluğu, ritmi ve ekolojik sonuçları tarihsel olarak değişmiştir. Çağdaş birikimin ayırt edici niteliği, kapitalizmin ekonomik ve ekolojik krizler içinde kendi sınırlarına çarparak işlemesidir. Eğer ilkel birikim bir başlangıç momentiyse, bugünkü birikim bir başlangıç değil, bir sınır momentidir. Doğanın sonluluğunu, yaşam ile sermaye arasındaki çelişkinin derinleşmesini, artan şiddeti ve sömürünün yoğunlaşmasını birlikte düşünür. Aynı metinde, günümüz birikiminin yalnızca daha kapsamlı değil, aynı zamanda daha yoğun ve daha yıkıcı olduğu; mutlak ve göreli artı-değer mekanizmalarının eklemlenerek emek ve doğayı eşzamanlı olarak aşırı sömürdüğü vurgulanır. Bu nedenle yukarıda tartışılan kavramları mantıksal sonuçlarına ulaştıran bir teorik doruk noktasıdır.
Sonuç: Kavramsal Mücadele, Siyasal Mücadelenin Parçasıdır
Bugün yaşadığımız şey yalnızca kapitalizmin krizi değil; gerçekten de bildiğimiz dünyanın sonudur. Bu son, bildiğimiz iyimserliğin ve onları taşıyan kavramların çözülmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle kavramsal mücadele, teorik bir lüks değil, siyasal bir zorunluluktur. Her kavram eleştirel değildir. Bazı kavramlar krizi yönetir; bazıları onu parçalar; bazıları ise sistemin yıkıcılığını açığa çıkarır. Yamyam kapitalizmden sınıra dayanmış birikime, artık insanlıktan ölümcül kapitalizme kadar uzanan kavramsal zincir, bize bugünün dünyasını daha sert ama daha açıklayıcı kavramlarla düşünme imkânı sunar. Bugün yapılması gereken şey bu tür yeni kavramlardan kaçmak değil, onları yerli yerine koyarak kullanma cesareti göstermektir. Ancak o zaman, bildiğimiz dünyanın sonunu yalnızca teşhis etmekle kalmayıp, onun ötesini düşünmeye başlayabiliriz.
Kaynakça
- Becker, Gary. 1993. Human Capital: A Theoretical and Empirical Analysis, with Special Reference to Education. Chicago: University of Chicago Press.
- Bhattacharya, Tithi, der. 2017. Social Reproduction Theory: Remapping Class, Recentering Oppression. London: Pluto Press.
- Foster, John Bellamy. 2000. Marx’s Ecology: Materialism and Nature. New York: Monthly Review Press.
- Fraser, Nancy. 2022. Cannibal Capitalism: How Our System Is Devouring Democracy, Care, and the Planet—and What We Can Do About It. London: Verso.
- Harvey, David. 2003. The New Imperialism. Oxford: Oxford University Press.
- Holling, C. S. 1973. “Resilience and Stability of Ecological Systems.” Annual Review of Ecology and Systematics 4: 1–23.
- Malm, Andreas. 2016. Fossil Capital. London: Verso.
- Martínez, S.A. 2020. “‘Terminary’ Accumulation or the Limits of Capitalism”, Open Marxism 4, Pluto Books.
- Marx, Karl (1976 [1867] ), Capital, Vol. I, Penguin, London.
- Mbembe, Achille. 2019. Necropolitics. Durham: Duke University Press.
- Mezzadra, Sandro, and Brett Neilson. 2019. The Politics of Operations: Excavating Contemporary Capitalism. Durham: Duke University Press.
- Robinson, William I. 2020. The Global Police State. London: Pluto Press.
- Srnicek, Nick. 2017. Platform Capitalism. Cambridge: Polity.
- Svampa, Maristella. 2019. Neo-Extractivism in Latin America. Cambridge: Cambridge University Press.
- Tooze, Adam. 2002. “Welcome to the World of the Polycrisis”, Financial Times.
- UNDP. 2014. Human Development Report 2014: Sustaining Human Progress: Reducing Vulnerabilities and Building Resilience. New York: UNDP.
- Varoufakis, Yanis. 2023. Technofeudalism: What Killed Capitalism. London: Bodley Head.
- WCED. 1987. Our Common Future. Oxford: Oxford University Press.
- World Bank. 2013. Building Resilience: Integrating Climate and Disaster Risk into Development. Washington, DC: World Bank.
- Zuboff, Shoshana. 2019. The Age of Surveillance Capitalism. New York: Public Affairs.
***
* Kapak Görseli: John Martin – Gazap Günü
Yorumlar (0)