Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Komünistler Öldükten Sonra Nasıl Uğurlanmalı?

Komünistlerin öldükten sonra “son yolculuğa” uğurlanırlarken artlarından söylenen sözlerin bir tür “komünist metafizik” olduğunu söyleyip bunu eleştirmiştim. Bu kısa paylaşımımı destekleyenler olduğu gibi eleştiren, kızan ve hatta hakaret ederek karşılık verenler de oldu. Onca yanıt, konunun önemli olduğunu gösteriyor. Ne demek istediğimi biraz açmam gerektiğini düşündüm

Komünistler Öldükten Sonra Nasıl Uğurlanmalı?

Facebook’ta, komünistlerin öldükten sonra “son yolculuğa” uğurlanırlarken artlarından söylenen sözlerin bir tür “komünist metafizik” olduğunu söyleyip bunu eleştirmiştim*. Bu kısa paylaşımımı* destekleyenler olduğu gibi eleştiren, kızan ve hatta hakaret ederek karşılık verenler de oldu. Onca yanıt, konunun önemli olduğunu gösteriyor. Ne demek istediğimi biraz açmam gerektiğini düşündüm. Ancak önce, ünlü Fransız tarihçi Philippe Ariès'in “Batılının Ölüm Karşısında Tutumları” adlı kitabında ölüme karşı insan tutumlarının zaman ve mekanın farklılaşmasıyla nasıl değiştiğini çok güzel anlattığı düşüncelerine değineyim. Ona göre ölüm doğal bir olay ancak ölüme karşı tepkimiz değişken kültürel bir inşadır. Batı Avrupa’da ölüme karşı tutumlar zamanla değişmiştir. Ölüm, din, aile, tıp ve modernleşmeyle birlikte farklı algılanmaya başlamıştır. Ölüm, zaman geçtikçe giderek kişiselleşmiştir: Vasiyetlerin önem kazanması, mezar taşlarında kimliğin öne çıkarılması, ahiret yargısı ve kişisel sorumluluğun daha belirgin hale gelmesi, yas duygusunun yoğunlaşması, mezarlıkların romantik mekanlara dönüşmesi, duygusallığın  artışı, aile bağlarının ölüm deneyimini belirlemeye başlaması, ölümün artık profesyonellerin kontrolüne geçmesi, ölümün çocuklardan gizlenmesi, yasın kamusal olmaktan çıkması (aslında bu doğru değil), ölümün toplumsal hayattan dışlanması, modern toplumlarda ölümün yenilmeye çalışılması... Ekleyeyim: Ölüm, toplumsal sınıf, kültür, kimlik ve bölgelere göre de çok farklı deneyimleniyor. İşte “komünist metafizik “dediğim olguda, solcuların ve hatta sekülerlerin/laiklerin ilahi inancın yerine metaforik benzetmelere sığınmaları, anlaşılması zor bir tür soyut, garip ve acayip bir söylem yarattı. Dini ikame, metafiziği sahiplenmeyle son bulmuş görünüyor. Düşüncelerimi birkaç maddede paylaşayım.      

 ***

1) Ben, paylaşımında ölünün gönderildiği veya gittiği iddia edilen metafizik yolculuk ve mekandan bahsettim, mevtanın ardından ölü yakınlarına teselli edici sözlerden (taziye) değil. Taziye başka, metafizik ifadeler bambaşka bir şey. Taziye adına söylenen sözler (başınız sağolsun, sabır dilerim vb.) son derece insani ve gerekli. Ne var ki, bir zafer (ölünün yaşamındaki mücadelesiyle kendi hanesine yazılan yengiler, mücadeleler, ödüller, bedeller vb.) sonrası yani ölümden sonra afaki ve soyut bir “komünist ülke”ye intikal ediyormuş gibi bir yolculuk tasavvur etmek, tam bir metafizik açmaz ve çelişkidir. “Yıldızlar yoldaşı olsun” gibi uzayvari bir yolculuğu ifade eden sözler, her ne kadar benzetme ve metafor olsa da, bir tür “komünist metafizik” gelenek haline geldi. Bu yolculuğun sonunda  varılacak erim, yolculuk olduğuna göre, ya bir mekana-komünist ülke/ütopyaya ya da bir sonsuzluk ülkesine doğru gibi görünüyor. 2) Ölünün ardından türkü söylemek, şiir okumak veya slogan atmak, gayet normal ancak kimi yaygın metaforik ifadeler yine de bana sorunlu görünüyor. Nazım’ın şiirinin bir dizesiyle “güneşe gömüldüler” ifadesi, “güneş” ile “zafer”i aynı görüyor. Şiirsel olsa bile bu da bir metafizik ifadedir. Metaforik veya şiirsel ifadeler, imgelemi belki güçlendirebilir ancak gerçeklik algısının terazisini de bozabilir. Kaldı ki komünistler, toplumsal gerçekçilikleriyle övünürler. Yine “ışıklar içinde uyusun” (İslamcıların “nur içinde yatsın” ifadesinin seküler tercümesidir bu), “toprak incitmesin”, “çiçekler içinde yatsın” gibi sözler, son derece insani olsa da, ölü sanki bir öteki dünyaya intikal etmiş ve orada “sonsuz uyku”ya yatmış gibi bir izlenim yaratıyor. 3) “Devr-i daim olsun” ifadesi ise sanırım Alevi kültüründen alınan bir söze  ve anlayışa dayanıyor. Bu ifade eski ve edebi bir iyi dilek; “sürekli döngü”yü ve “kesintisiz akış”ı anlatıyor. Yani sonsuz bir yenilenmeyi ifade ettiği için doğal döngü ve canlanmayı belirtiyor, tüm canlılar için. Bu aslında İslam’da olduğu gibi Alevi-Bektaşi geleneğinde de ölümün mutlak bir son olmadığını, insanın bedenen ve ruhen bir başka dünyada (öteki alem, ahiret) yeniden canlanacağı ve cennette (eğer cehennemlik değilse, ödül olarak) daha iyi yaşamaya devam edeceğini ifade ediyor. “Mekanı cennet olsun”, “peygambere komşu olsun” gibi İslami sünni ifadeler de bunu anlatıyor. Bu düşünce, Alevilikte aslında Panteist inancın bir yansımasıdır. 

***

4) Aleviliğin teolojisinde ölüm, doğal yaşam döngüsü çerçevesinde çeşitli sembollerle anlatılır. Bu uzun bir mesele. Sadece Pir Sultan Abdal’ın şu dizelerine bakalım: “ Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil. Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.” Ya da şu dizelerine: “Ölürüz, ölürüz de yine diriliriz. Biz ölmekten ne korkarız. Pir Sultan’ın bu sözlerinde Tanrı ile Evren özdeş olarak görülür yani Tanrı, şeyler dünyasının (nesne, insan, olay, ilişki, hava vb.) her hücresinde içkindir, vardır. Panteizme göre, kısaca her şey Tanrıdır ve Tanrı, her şeydir. Bu anlayışı Spinoza da, “doğa eşittir Tanrı” anlayışı olarak formüle etmiş. Ona göre tek bir töz vardır ve bu töz, hem Tanrı’yı hem de doğayı yaratmıştır. Pir Sultan’ın panteist anlayışı, Tanrısal doğa/evren anlayışını “ebedi döngü” olarak ele aldığı için yaşam ve ölüm arasındaki diyalektik ilişki, hayatın kaynağı olarak değişimi sağladığı için üretken bir çelişkidir. Ancak ilahi veya maddi olsun, bu bir Tanrısal süreçtir. Tüm töz (Tanrı ve doğa/veren dahil) yoktan var olur. Bu ilahi veya Tanrısal süreç, komünist siyasetin gündelik diline bir tür “komünist metafizik” olarak yerleşti ancak bilmeden, kasıt gözetmeden. Öyle olunca da “şiirsel metaforlar” ile “metafizik ilahiyatlar” birbirine karıştı. 5) Bunu en net “şehitlik söylemi”nde buluyoruz. Alevilikten alınan “şehitler ölmez” (aslında şehitlik, başta Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam olmak üzere birçok dinde var) sözü de, panteist ebedi döngüyü anlatır. Kuşkusuz “şehitler ölmez” dediklerinde komünistler, ölenin ardında bıraktıklarına gönderme yaparlar: Kimliği, mücadelesi, kişiliği, eserleri, yetiştirdikleri, ailesi vb. Ancak son tahlilde şehitlik, “kutsal” bir dava adına ölene verilen ilahi bir payedir. Arapça “şehid” kelimesi, Allah yolunda canını veren kişinin bu eylemiyle bir şeye tanıklık etmesini anlatır. Yani şehitlik, kutsal ve ilahi bir kavramdır ancak bizim sözde laik veya seküler devletimiz, görevi başında ölen veya öldürülen pek çok kamu görevlisini şehit ilan ediyor çoktandır. Şehitlerin, Allah inancına göre öldükleri (“şehitler ölmez, vatan bölünmez”), öteki dünyada dirildikleri iddiası iyi bilinir. Komünistler (Kürtler dahil), sanırım Alevi inancı üzerinden bu söylemi veya dini inancı olduğu gibi aldılar; ahiret veya öteki dünya, “güneş” gibi metaforik ifadelerle değiştirildi. İlahiyat yerine metafizik. 

***

Şurası açık: Kendilerini laik veya seküler olarak gören komünistler, doğumdan ölüme giden süreci din-dışı bir biçimde ifade etmede başarılı olamadılar. Dinden kaçayım derken de metafiziğe yakalandılar. İlahiyat ve metafizik, bu bağlamda Marksizm ve komünistlerde hala bir ölçüde egemenliğini koruyor. Metaforik veya şiirsel bir dille ifade edilse de bu böyle. Ölüm sonrasını çeşitli ritüeller veya törenlerle düzenlemek, son derece insani bir şey ancak komünistler kendi içlerinde teolojik boyutu yok edemediler. Bu bağlamda dindarlar, komünistlerden daha tutarlı davrandılar: Hiç olmazsa inançlarının gereğini yerine getirdiler. Ölümün bir son olduğunu kabul etmeyip mecazi veya metaforik bir biçimde kullanılan ifadeler, ne kadar iyi niyetli olsa da, bir tür “komünist metafizik” yarattı kanımca.

***

Taziye sözleri son derece gerekli, insani ve etkili olmak bakımından ölünün yakınları için teselli edicidir ve kullanılmalıdır ancak bu dünyanın ötesini ifade eden metafizik sözler (yolculuk, güneş, yıldızlar vb.), ölümü doğallaştırmaktan ziyade anormalleştirmektedir. Ölüm acı vericidir, katlanması zor bir olaydır. İnsan bazen ne diyeceğini şaşırır. Acıya ortak olmak, üzüntüleri paylaşmak, ölü yakınlarına destek olmak, iyi ve gereklidir. Ölenin inancı varsa, ona da saygı gösterilmeli ve o inancın gereği, eğer o ritüele katılıyorsanız, olabildiğince yerine getirilmelidir. Ancak komünistler kendi “ölüm geleneği”ni oluşturmalıdır. Tabutu kızıl bayrakla örtmek, çiçek atmak, ölenin ardından şiir veya türkü okumak, slogan atmak değil bahsettiğim şey. Bunlar zaten yapılıyor ama başka şeyler de gerekli. Çok basit biçimde: Defin öncesi ve sırasında ölenin hatırası, eserleri, kimliği, inancı, yaptıkları ve her iyi şeyi anlatılır. Bu, hem bir bilgilendirme hem de yad etmedir. Ölenin yakınlarına da geleneksel “başınız sağolsun” sözünden tutun da çok başka ifadeler de (ölenin değerine, anlamına , önemine binaen çeşitli sözler) söylenebilir. Zaten bazen seküler ritüeller yapılıyor: Salonda ölenle ilgili film gösterimi, yakınlarının konuşmaları, şiir ve türküler vb. Bitirirken: Ölüm, zor bir konu. İnsanı şaşırtan ve algılarını, duyularını yerinden oynatan bir duygu. Ama üzerine düşünmeye devam etmeliyiz.

---
 
"İnsan ölünce her şey biter. Son yolculuk diye bir şey yok. Ölürsün ve geriye toprakta kemiklerin kalır. Bir başka aleme gitmezsin. Uzaya da gitmediğin için yıldızlar falan yoldaşın olmaz. Toprak incitmesin de nedir arkadaş? Toprak ne yapar da mevtayı incitir ki!? Ölü, ışıklar içinde de yatmaz çünkü toprak altında projektör yok. Daha bir sürü şey. Artık komünist metafiziğe son verin".
 
Kapak Resmi: Ornans'da Bir Cenaze (Gustave Courbet, 1849-1850)

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir