Türkiye’de uzun yıllardır demokrasiyi, barışı, eşit yurttaşlığı, çoğulculuğu ve katılımı konuşuyoruz. Ancak çoğu zaman gözümüzün önünde duran temel bir meseleyi yeterince tartışmıyoruz: Demokrasiyi konuştuğumuz mekânlar gerçekten demokratik mi?
Bu soruyu yakın zamanda katıldığım “İkinci Yüzyılında Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” konferansında yeniden düşündüm. Demokrasi ve toplumsal dönüşüm üzerine son derece nitelikli sunumlar yapılıyordu. Buna karşın salonun fiziksel düzeni, uzun yıllardır alışık olduğumuz toplantı pratiğini büyük ölçüde yeniden üretiyordu. Konuşmacılar salondan daha yüksek bir platformda yan yana oturuyor, ön sıralarda protokol yer alıyor, dinleyiciler ise amfi düzeninde konuşmaları izliyordu. İletişim büyük ölçüde tek yönlü ilerliyor, katılım ise çoğunlukla konuşmaların ardından yükselen alkışlarla sınırlı kalıyordu.
Aslında bu yalnızca bir konferansa özgü bir durum değil. Siyasi partilerden sivil toplum kuruluşlarına, akademik toplantılardan çalıştaylara kadar benzer bir mekânsal düzen neredeyse değişmeden tekrar ediyor. Önde bir sahne, merkezde bir divan ya da moderatör, yan yana dizilmiş konuşmacılar ve karşılarında dinleyen bir topluluk. Bu düzen zamanla o kadar doğal kabul ediliyor ki, taşıdığı siyasal anlam çoğu zaman görünmez hâle geliyor.
Oysa mekân hiçbir zaman nötr değildir. Kimlerin nerede oturduğu, sözün kimlerden başladığı, bedenlerin nasıl konumlandığı ve iletişimin hangi yönde aktığı, yalnızca organizasyon tercihi değil aynı zamanda bir ilişki biçimidir. Bu nedenle demokratikleşmeyi savunan yapıların kullandıkları mekânlar da savundukları siyasal kültürün bir yansımasına dönüşür.
Michel Foucault iktidarın yalnızca devletin baskı araçlarıyla değil, gündelik pratikler ve söylemler aracılığıyla da üretildiğini söyler. Henri Lefebvre ise mekânın toplumsal olarak üretildiğini vurgular. Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde konferans salonunun mimarisi, kürsünün yüksekliği, protokol sıraları, divan masası ya da söz alma usulleri teknik ayrıntılar olmaktan çıkar; iktidar ilişkilerinin ve siyasal kültürün yeniden üretildiği alanlara dönüşür.
Üstelik mesele yalnızca mekânın nasıl kurulduğu değildir. O mekânda sözün nasıl dolaşıma girdiği de en az onun kadar belirleyicidir. Bugün birçok panelde konuşmacılar birbirleriyle düşünsel bir ilişki kurmaktan çok hazırladıkları metinleri art arda sunuyor. Aynı kavramlar, benzer kabuller ve ortak doğrular farklı ifadelerle yeniden dile getiriliyor. Konuşmalar birbirini açmak yerine birbirini doğruluyor; yeni sorular üretmekten çok mevcut düşünceleri pekiştiriyor.
Bu iletişim biçimi dinleyiciyi de tartışmanın öznesi olmaktan uzaklaştırıyor. Katılım çoğu zaman dinlemeye, not almaya ve konuşmaların sonunda alkışlamaya indirgeniyor. Böylece konferanslar, farklı düşüncelerin karşılaşarak yeni siyasal imkânlar ürettiği kamusal alanlar olmaktan çok, ortak kanaatlerin yeniden teyit edildiği toplantılara dönüşebiliyor.
Jürgen Habermas, demokrasinin yalnızca seçimlerden ibaret olmadığını; insanların birbirlerini eşit koşullarda dinleyebildiği ve gerekçelerini paylaşabildiği bir kamusal alan gerektirdiğini söyler. Eğer konuşmanın kendisi eşitlik üretmiyor, farklı seslerin birbirini dönüştürmesine imkân tanımıyorsa, demokratik siyaset yalnızca içerikte kalır; yönteme ve ilişki biçimine yansımaz.
Bu nedenle demokratik dönüşüm yalnızca hangi fikirleri savunduğumuzla ilgili değildir. O fikirleri hangi mekânda, hangi ilişki biçimiyle ve nasıl bir iletişim içinde ürettiğimiz de en az içerik kadar önemlidir. Demokratik değerleri savunurken, otoriter siyasal kültürün mekânsal ve iletişimsel alışkanlıklarını farkında olmadan yeniden üretmek, savunulan siyaset ile kullanılan yöntem arasında görünmez bir mesafe oluşturur.
Bu mesafeyi kapatabilmek için konferans ve toplantıları yalnızca bilgi aktarılan etkinlikler olmaktan çıkarıp birlikte düşünme ve birlikte üretme süreçlerine dönüştürmek gerekir. Bunun yolu da yalnızca oturma düzenini değiştirmek değildir. Konuşmacıların birbirlerinin görüşlerini tartışmaya açtığı, farklı yaklaşımların görünür hâle gelebildiği, dinleyicilerin yalnızca soru soran değil tartışmanın yönünü etkileyebilen katılımcılar olduğu, oturumların sonunda yeni siyasal önerilerin birlikte üretildiği yöntemlere ihtiyaç vardır. Kolaylaştırıcılık otoritenin değil, düşünsel etkileşimin aracı hâline gelmeli; konferanslar önceden hazırlanmış fikirlerin sunulduğu değil, yeni fikirlerin ortaya çıktığı mekânlara dönüşmelidir.
Demokratik dönüşüm, yalnızca anayasal düzenlemelerle ya da seçim süreçleriyle başlamaz. Önce insanların birbirleriyle kurduğu ilişkide, sözün dolaşıma giriş biçiminde ve ortak düşünme kültüründe hayat bulur. Demokratik bir toplum hedefleniyorsa, bu hedefin ilk örneği de demokratik toplantılar, demokratik mekânlar ve demokratik iletişim biçimleri olmalıdır. Çünkü savunduğumuz dünyanın inandırıcılığı, onu bugünden ne ölçüde kurabildiğimizle doğrudan ilişkilidir.
Yorumlar (0)