Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Kurtuluş Yok Tek Başına! Ya Hep Beraber, Ya Hiçbirimiz!

Öldürülen gazetecilerin hemen hepsi, çağdaşlaşma/ batılılaşma yanlısı; evrensel demokratik değerlere önem veren isimler. Öldürülenlerin önemli kesimi, barışın sürdürülemediği ve/veya milliyetçiliğin/ ayrımcılığın aşırı yükseldiği dönemlerde öldürülmüşler. Yani ölümlerin çoğaldığı dönemler, genellikle demokrasinin yara aldığı zamanlar.

Kurtuluş Yok Tek Başına! Ya Hep Beraber, Ya Hiçbirimiz!

Öldürülenlerin hemen hepsi iktidara muhalefet eden gazeteciler. Öldürülen ilk gazeteci, Tevfik Nevzat, 1905’de Abdülhamit’e muhalefeti dolayısıyla öldürülmüş. 1915’de öldürülen muhalif Ermeni gazetecilerin çokluğu hemen göze çarpıyor. 1940’ların sonuna kadar adı komüniste çıkmış gazeteciler öldürülüyor. 1970’li yıllar, özellikle Milliyetçi Cephe dönemi, öldürülen gazeteciler, yine çok. Darendelioğlu gibi, birkaç sağcı gazeteciden başka yine hemen hepsi iktidar muhalifi solcu gazeteciler. 1980’lerin sonu ve 1990’lı yıllarda, öldürülen gazeteciler yine solcu, bir kısmı İslami kesimin hedefinde olan solcular. Ama bu sefer asıl büyük çoğunluk, Kürt kökenli solcular. 90’lı yıllar, iç savaşın en yoğun yaşandığı yıllar.

Ve 2000’lerden sonraya geldiğimizde gazeteci ölümlerinin azaldığı görülüyor. Ama bitmiyor.
Sevgili Hrant Dink’imiz, yine Ermeni ve yine solcu bir gazeteci. 2000’lerden sonra gazeteciler üzerindeki baskılar ve demokrasiye dönük bu araştırmayı işlerinden atılan ya da gazeteleri/portalleri kapatılan ya da hapislere atılan gazeteciler üzerinden yapmak da mümkün. 2010’lara kadar, gerçi yine solcu ve aktivist gazetecilerin üzerinde baskıların olduğu görülüyor ama gazetecilik açısından baskıların görece az olduğu bir dönem yaşanıyor. Nitekim batılı anlamda demokrasinin olumlu sinyaller verdiği yıllar bunlar.

Gazetecilik yapmaya çalışmış olup da, bir polisin hışmına uğramamış ya da gözaltına alınmamış muhabir yok gibi.

Ancak son birkaç yıldır, demokrasinin akamete uğramasıyla birlikte gazetecilik faaliyetlerininde zorlaştığı görülüyor. Önce siyasi iktidarın zorlamalarıyla gazetecilerin işlerinden edildiği bir dönem yaşanıyor. Birçok solcu-demokrat gazeteci, gazetelerini bırakmak zorunda kalıyor, kimler yok ki, Hasan Cemal’ler, Nuray Mert, Can Dündar, BanuGüven... vb. derken, 2016’nın ilk altı ayında işini kaybeden gazeteci sayısının 1000 civarı olduğu söyleniyor. Kapatılan gazeteler, TV kanalları, İnternet Portalleri gırla gidiyor. İşinden olan gazetecilere Gülen Cemaatinden olanlar da ekleniyor. Cemaatin Gazeteleri, TV’leri kapatılıyor. Tutuklananlar oluyor. Solcu gazeteciler üzerindeki baskı zaten hiç bitmiyor. Erdem Gül ve Can Dündar (iktidar sözcüleri tarafından ne kadar yalanlanırsa yalanlansın), gazeteci oldukları, haber yaptıkları için içeri alınıyor. Ve tabii yine

Kürt gazeteciler, öldürülmeseler de fiili anlamdanamlunun ucundalar. 40’ a yakın solcu ve Kürt gazeteci uzun süredir hapislerde. Kürt bölgelerinde, muhalif olanlara gazetecilik faaliyeti, neredeyse yasak. Gazetecilik yapmaya çalışmış olup da, bir polisin hışmına uğramamış ya da gözaltına alınmamış muhabir yok gibi. Habere çıkan DİHA, JİNHA, Azadiya Welat muhabirlerinin elindeki kameraları alınıyor, kötü muameleye tabii tutulup, gözaltına alınıyorlar.

15 Temmuz sonrası, darbe girişimi sonrası olağanüstü hal ilan ediliyor ve Gülen cemaati ile ilgili bütün
yayın organları kapatılıyor. Gazetelerinde yazan, görüşlerine katılmasak da birçok değerli gazeteci gözaltına alınıyor, tutuklanıp içeri atılıyor. Savcılar, polisler gazeteci avına kendilerini öyle kaptırıyor ki, araya mutlaka siyasilerin pek de yazmasını çizmesini istemediği (Bülent Mumay gibi, Mehmet Demir gibi) Fethullahçı olmayan solcu gazeteciler de karıştırılıyor.

Darbe girişimi karşısında sadece sokaklara çıkmak, darbecinin karşısında dimdik ayakta kalmak elbette önemli. Elbette darbe tehlikesi biraz da sokağa çıkan kalabalıklar sayesinde atlatıldı (Bu arada, kendimize de çuvaldızı batırmak da yarar var. Bolca demokrasiden söz ederken, alanları sadece muhafazakarlara bırakmanın acısı çokça çıkacak). Ama amaç demokrasi ise darbeye karşı, olağanüstü hal ile demokrasi olmaz. Hele temel demokratik hakların, ifade ve basın özgürlüğünün engellenmesiyle, demokrasi hiç olmaz.

Eğer bizim gibi düşünmeyenin de özgürlüğü için bedel ödemeye hazır değilsek, bu gün haksızlığa uğrayanlarla dayanışma içinde olamazsak, yarına kalmadan vay halimize...

Sonuç olarak gazetecilerin, suçlandığı, şeytanlaştırıldığı zamanlar, demokrasi adına hep
kötü zamanlar olmuş. Tarih aynı zamanda bize,
”bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının yanlışını sürekli anlatıp durmuş. Bugün başkasının özgürlüğünü elinden alanlar, yarın hepimizin özgürlüğüne kast ediyor. Öyle görünüyor ki: demokrasi, bedel ödemeden gelmiyor. Eğer bizim gibi düşünmeyenin de özgürlüğü için bedel ödemeye hazır değilsek, bu gün haksızlığa uğrayanlarla dayanışma içinde olamazsak, yarına kalmadan vay halimize...

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış