Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya
O Röportajı Yapamadım

Oysa, Halil ağabey randevuyu almıştı. Halil ağabey kim mi? Yeni Halkçı Gazetesi’nin polis muhabiri Halil Soyuer. Hani şu “Hançer-i Aşkınla Ey Yar, Sinem Üzre Vurma Hiç...” diye başlayan şarkı var ya, onun söz yazarı, şair anlayacağınız. Ama, ekmek parası için polis muhabirliği yapıyor. Ben de Yeni Halkçı’nın Polis-Adliye Muhabiriyim ya, bana Polis Radyosu Müdürü’nden randevu almış, gidip röportaj yapacağım. 60’lı yılların sonu, TRT’nin yayın tekeli ucundan ucundan kemirilmekte. “Eğitim Radyosu” adı altında en yoz, en kötü müziklerin çalındığı radyolar kurulmakta.

 Polis Radyosu da onlardan biri. En yakası açılmadık, en kötü arabesk şarkıları, türküleri çalıyor. Aralarına da, “Polis, halkın dostudur!” türünden, doğruluğuna kendilerinin bile inanmadığı anonslar koyarak, “Eğitim Radyosu” aldatmacasını sürdürüyor. İstemiye, istemiye gittim Emniyet Müdürlüğü’ne. Neden geldiğimi söyledim, yanıma bir polis verdiler, müdürün kapısına kadar geldik. Memur, müdür beye neden geldiğimi arz etti. Müdür Bey beni kabul etti. Masanın önündeki koltuklardan birine iliştim.

 Çok meşgul görünmeye çalışan müdür bey, önündeki bir takım evrakı karıştırmakta, ben de beklemekteyim. Önümdeki sehpada radyonun programı duruyor. Uzandım karıştırmaya başladım, “Bilmem kimden türküler.”, “Falancadan Şarkılar.”, “Trafik Anonsu” gibi şeyler yazıyor. Birden, bir satır gözüme battı: Kanarya Kardeşlerden Şarkılar! Bu üç sözcüğü unutmayın, aklınızda tutun! Çünkü, şimdi zamanı biraz geri saracağız. Şimdilerde de yapıyorlar mı bilmiyorum. O yıllarda belediye gece denetimleri yapardı. Barları, pavyonları, lokantaları, otelleri falan denetlerdi. O denetimlerden birine gazete beni de yollamıştı. Gece, sabaha kadar o bar senin, o pavyon benim dolaşmıştık. İşte o denetimde Esenpark adlı gazinoya girdik. Burası, şimdiki Altındağ Belediye Binası’nın olduğu yerde gazino ile pavyon arası salaş bir batakhaneydi. Belediyeciler denetim yapıyor, içki ruhsatı, fiyat tarifesi, temizlik gibi şeylere bakıyor, ben de çevreye göz gezdiriyorum. O sırada sunucu, programa başlayacak sanatçıları anons etti, “Vee, şimdi de huzurlarınızda Kanarya Kardeşler!!!” Polis Radyosu’nun program dergisini karıştırırken gördüğüm satırı anımsadınız mı: Kanarya Kardeşlerden Şarkılar! Çok meşgul Müdür Bey karıştıracağı başka evrak kalmadığı için başını kaldırdı, “Hoş geldiniz.” dedi, ben de program dergisini kapattım, röportaja başladık.

İlk sorumu sordum: “Efendim, biliyorsunuz TRT’nin yayın tekeli var. Yasalar gereği, TRT’nin dışında hiçbir kuruluş radyo yayını yapamaz. Oysa, radyonuz yasayı ihlal ediyor. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?” Müdür bey şöyle bir kıpırdandı yerinde, canı sıkılmıştı belli. Halil ağabey benim çanak sorular soracağımı falan söylemişti her halde. Böyle bir soruyu hiç beklemiyordu anlaşılan. “Ee, biz eğitim radyosuyuz. Emniyet mensuplarını, halkımızı kanunlar, kaideler hakkında bilgilendiriyoruz.

Mesela, trafik kurallarını anlatıyoruz.” Adam, gözümün içine baka baka yalan söylüyordu. Arada bir yaptıkları anonsların dışında tek satır laf ettikleri yoktu oysa. İkinci sorumu sordum: “Radyonuzun yayın politikası hakkında bilgi verir misiniz.” Çok meşgul müdür bey biraz rahatlamıştı, “Biz, radyomuzda amatör sanatçılara yer veriyoruz.” Haydaa, buyrun, buradan yakın! Amatör sanatçılar ha. Dayanamadım, “Az önce program derginizi karıştırırken, Kanarya Kardeşlerden Şarkılar diye bir anons gördüm. Kanarya Kardeşler, Esentepe Gazinosu’nda sahneye çıkıyor, amatörlükle hiçbir ilgileri yok” deyiverdim. Hay demez olaydım. Çok meşgul müdür beyin kaşları çatıldı, suratı allak bullak oldu, “Görüşmemiz bitmiştir!” dedi. “Ama, müdür bey…” gibilerden bir şeyler gevelemek istedim, beni dinlemedi bile, zile bastı, içeri giren memura, “Arkadaşı kapıya kadar götürün…” dedi.

Geldiğim gibi, mevcutlu, süklüm, püklüm çıktım Emniyet Müdürlüğü’nden. Gazeteye döndüm. Halil ağabey heyecanla bekliyor beni. Suratımdaki acıklı ifade her şeyi anlatıyordu ama, bir de ne olduğunu benden duymak istediler. Gazetenin sahibi Erdoğan Tokatlı, Genel Yayın Müdürü ve Basın Yayın Yüksek Okulun’dan Gazetecilik öğretmenim Nihat Subaşı ve Halil Soyuer. Gözümün içine bakıyorlar. Anlattım olanları. Sorduğum soruların çok meşgul müdür beyin hoşuna gitmediğini, beni kovduğunu söyledim. Erdoğan ağabeyle, Nihat hoca bıyık altından gülerek, “Eh napalım, olmadıysa, olmadı.” dediler de, Halil ağabeyi susturamadım. Esti, üfürdü, kızdı, köpürdü. Öyle sorular sorulurmuymuş, ben ne biçim muhabirmişim falan. Biraz sabrettim. Sonunda patladım, “Ya Halil ağabey, adam beni aşağıladı, aptal yerine koydu, gözümün içine baka baka yalan söyledi.

 Yasaları koruması gerekirken, yasaya aykırı radyo kurup, en iğrenç yayını yapıyor, pavyon şarkıcılarına mikrofon veriyor, bir de bana amatörlerden bahsediyor. Sen de kalkmış bana adamı savunuyorsun.” dedim, çıktım odadan. Ya, işte böyle kardeşler; sormamam gereken iki soru yüzünden canım röportaj fırsatını kaçırdım. Ama, bu olayın bana bir yararı oldu: Benim “Polis Muhabiri” olamayacağımı anladıkları için, Adliye Muhabir olarak kaldım. İyi bir adliye muhabiri oldum. Sonraları, başka haberlere de el attım ama, Polis Radyosu’ndan kovuluşumu hiç unutmadım. 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış