Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Panter Emel ve Radikal Şefkatin Siyaseti

Bugün “aktivizm” denince çoğu zaman dosyalar, kampanyalar, fonlar, görünürlük stratejileri ve ekranlara sığdırılmış tepkiler anlaşılıyor. Mücadele, profesyonel bir mesleğe; vicdan, yönetilebilir bir kimliğe dönüşüyor. Oysa Panter Emel’in dünyasında mücadele bir kariyer değil, bir haldi. Nerede bir hayvan acı çekiyorsa oraya gitmek, tanıklığı başkasına bırakmamak, bedeniyle orada bulunmak…

Panter Emel ve Radikal Şefkatin Siyaseti

Bir toplum, kahramanlarını nasıl andığından çok, delilerini nasıl susturduğuyla ele verir kendini.
Çünkü düzen, kendisine itiraz eden sesi önce çürütmez; onu “abartı”, “taşkınlık”, “dengesizlik”, “delilik” diye damgalar. Sözün hakikatiyle uğraşmak yerine, söyleyenin aklını tartar. Böylece mesele artık şiddet değil, şiddeti dile getirenin “normal” olup olmadığına dönüşür. Panter Emel de uzun yıllar bu karanlık dosyanın içine sıkıştırıldı. Oysa bugün geriye baktığımızda görüyoruz: Olağandışı olan onun öfkesi değil, toplumun hayvana yönelen zulmü sıradanlaştırma becerisiydi.
Panter Emel’in mücadelesi, yalnızca hayvanlara duyulan sevginin taşkın bir ifadesi değildi. O, yaşamın derecelere ayrılmasına karşı çıkıyordu. Kimin yaşaması gerektiğine, kimin feda edilebileceğine, kimin sessizce yok sayılabileceğine karar veren o eski hiyerarşiye itiraz ediyordu. İnsan merkezli kibrin, diğer bütün canlıları ekonomik çıkarın, kültürel alışkanlığın ya da estetik keyfin altına yerleştiren o soğuk düzenin karşısında duruyordu. Bir köpeğin belediye eliyle öldürülmesiyle bir ormanın sermaye uğruna kesilmesi, onun gözünde aynı karanlığın farklı yüzleriydi.
Bugün “aktivizm” denince çoğu zaman dosyalar, kampanyalar, fonlar, görünürlük stratejileri ve ekranlara sığdırılmış tepkiler anlaşılıyor. Mücadele, profesyonel bir mesleğe; vicdan, yönetilebilir bir kimliğe dönüşüyor. Oysa Panter Emel’in dünyasında mücadele bir kariyer değil, bir haldi. Nerede bir hayvan acı çekiyorsa oraya gitmek, tanıklığı başkasına bırakmamak, bedeniyle orada bulunmak… Onun siyaseti tam da buydu: uzaktan konuşmak değil, yaranın yanına varmak.
Çünkü bugün itiraz çoğu kez ekranın camına çarpıp geri dönüyor. Görüntüler paylaşılıyor, etiketler açılıyor, öfke birkaç günlüğüne kabarıyor; sonra başka bir gündemin içine çekilip kayboluyor. Panter Emel ise görünür olmanın değil, görünmez bırakılan acının peşindeydi. Onun siyaseti temsil değil, mevcudiyetti. Şiddetin yaşandığı yerde durmak, onu güvenli mesafeden teşhir etmekten daha önemliydi.
Belki de bu yüzden uzlaşamadı. Çünkü uzlaşmanın dili, çatışmayı yönetmek ister; Panter Emel ise çatışmanın üstünü örten o yumuşak dili reddediyordu. Hayvanlara zarar veren belediyelerle aynı kareye girmek, doğayı talan eden şirketlerle çevrecilik oyunu oynamak, şiddeti üreten düzenin makyajına ortak olmak ona göre mücadele değil, vicdanın pazarlanmasıydı. Bazı insanlar sistemi değiştirmek için konuşur; bazıları ise sistemin rahatını bozduğu için susturulmaya çalışılır.
Bugün hayvan hakları hareketi hiç olmadığı kadar geniş bir karşılık buluyor. Fakat aynı zamanda hiç olmadığı kadar kurumsallaşıyor. Bu, yeni imkanlar açarken eski bir tehlikeyi de büyütüyor: Mücadelenin, düzeni rahatsız etmeyecek kadar yumuşatılması. Oysa tarih, değişimi çoğu zaman makul olanların değil, huzuru kaçıranların başlattığını gösterir. Çünkü hakikat, çoğu zaman nazik bir cümle gibi değil, kapalı bir kapıya vurulan sert bir yumruk gibi duyulur.
Panter Emel’in mirası tam da burada beliriyor. O, hayvan hakları mücadelesine yalnızca görünürlük kazandırmadı; onu ahlaki bir zorunluluk olarak yaşamanın ne demek olduğunu gösterdi. Hayvanlar için üzülmek kolaydır. Onlar adına konuşmak da mümkündür. Fakat acıyı üreten düzenle karşı karşıya gelmeyi göze almak, bedel ödemeyi kabul etmek, işte asıl orada başlar mücadele.
Bu yüzden Panter Emel’i en iyi anlatan kavramın radikal şefkat olduğunu düşünüyorum. (1) Radikal şefkat, yalnızca yaralı bir hayvanın başını okşamak değildir; onu yaralayan düzenin önüne dikilmektir. Merhameti kişisel bir duygu olmaktan çıkarıp siyasal bir sorumluluğa dönüştürmektir. Şefkati sessiz bir hassasiyet değil, eyleme geçen bir vicdan haline getirmektir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey tam olarak budur. Daha fazla kampanya değil; daha fazla tanıklık. Daha fazla imaj değil; daha fazla yüzleşme. Daha fazla uzlaşma değil; yaşamı değersizleştiren her türlü iktidarın karşısında, bedel ödemeyi göze alan bir vicdan.
Panter Emel’in ardından söylenebilecek en anlamlı söz, onu yalnızca anmak değil, yeniden düşünmektir. Çünkü bazı insanlar öldüklerinde geride yalnızca hatıra bırakmazlar; cevap bekleyen bir sessizlik bırakırlar. Panter Emel’in bize bıraktığı soru da budur: Hayvanları gerçekten seviyor muyuz, yoksa onları sevdiğimizi söylemenin rahatlığını mı seviyoruz?

(1) Buradaki “radikal şefkat”, yalnızca bireysel merhameti değil, şiddeti üreten düzeni dönüştürme iradesini de kapsayan bir etik ve siyasal tutum olarak kullanılmıştır.
iPhone’umdan gönderildi

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış