15 Temmuzdaki ne idüğü belirsiz bir darbe girişimi oldu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Allahın lütfu” olarak nitelediği bu girişim iyi ki başarılamadı. Ancak bu girişim bahane edilerek halkın meydanlara çıkmasının teşvik edildiği ve kontrolsüz kalabalıkların ilgili ilgisiz askerlere adeta linçe varan saldırılarına şahit olundu ya da devlet korumasına alınan “darbeciler”e işkence iddiaları da sardı ortalığı. Bu konuda da kimse sorumluluk almadı, iktidar tarafında!
Evet, “Allahın bu lütfu” ile başlayan meclisteki CHP, MHP desteği ile Olağan üstü Hal dönemi başladı. Olağan üstü halin darbenin müsebbibi FETO’ya karşı başlatıldığı söylendi. Ama fiili olarak OHAL, tüm muhalefeti susturmak için kullanılır oldu. Olağanüstü hal, faşizmin ön adımı oldu. Nitekim uygulamalar bizi yanıltmadı. Meclis devre dışı bırakıldı. Cumhurbaşkanı’nın emrinde artık sürekli Kanun Hükmünde Kararnamelerle, “yasama” amaçlı meclis, devreden çıkarıldı. Her şey, “yargı” bile “yürütme”nin emrine geçti. Anayasa, hukuk, rafa kaldırıldı. Üç ay diye girilen yol, Cumhurbaşkanının muhtarlarla Sarayda yaptığı toplantılarda söylediği gibi, korkarız yıllarca uzatılacak!?
OHAL’in ilk işi FETO’cu olduğu söylenen tv, gazete, ajansları kapatmak ve el koymak oldu. Sıradaki Kürt, Alevi, İşçinin -emekçinin sesi olan televizyonlar ve radyolar da kapatıldı (ya da kapatılmaya devam ediliyor). Şimdi dönüp sormamız gerekiyor. Darbeyi kim yaptı. Eğer FETO ise, nasıl bir darbe girişimi “Allahın lütfu” olarak görülür? Eğer FETO’nun marifeti ise; şimdiye kadar açılan okullar, bankalar, şirketler, vakıflar, televizyonlar, gazetelerin FETO’nun ya da yandaşlarının olduğu bilinmiyor muydu? FETO bu kadar tehlikeli ise, askeriyesinden polisine, maarifinden yargı kurumlarına kadar adım adım büyütülürken, hükümet edenler çiçek mi topluyordu? FETO’ya kim daha yakın diye yarış edenler kimlerdi? Eğer OHAL, FETO’cuların darbesine karşı ise, neden işçilerin grevleri, protesto gösterileri, basın açıklamaları yasaklanıyor. Neden Eğitim-Sen üyesi öğretmenler işten atılıyor. Neden solcu olduğu bilinen televizyonlar, radyolar, gazeteler kapatılıyor. Hani “it izi at izine karıştı” diyorlar ya, valla göz göre göre karıştıran dün de biz değildik, bugün de biz değiliz.
Birkaç gün önce yine 22 tane tv ve radyonun sesi kesildi. İçlerinde Kürtçe yayın yapan çocuk televizyonu Zarok TV de var! Aniden ekranları kararan kanallar ne olduğunu anlamak için önce TÜRKSAT’ı arıyorlar, “RTÜK ün kararıyla” kapatıldıkları söyleniyor. Kendilerine gelen herhangi bir uyarı ve kapatma kararı olmadığı için bu kanallar, yana yakıla neden kapatıldıklarını araştırmaya ve anlamaya çalışıyorlar. Sonra RTÜK’teki muhalefet partilerinden üyeler aranarak, “neden kapatıldıklarını “ soruyorlar. Aldıkları cevap “Bizim haberimiz yok.
Biz böyle bir karar vermedik”! Araştırmaya devam ediyorlar, 662 numaralı KHK ile alakası olabilir mi araştırıyorlar. Bu KHK’ye uyan bir suçlama yok ortada. Son olarak Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş’un da içinde olduğu bir komisyon kararı ile yayınlarının durdurulduğunu öğreniyorlar. Ama başka bir ayrıntı yok! Zarok TV yöneticileri hala iyimserliklerini koruyarak “Bir yanlışlık var galiba çizgi filmlerin nasıl bir darbe yaptığını anlayamıyoruz. Bu yanlışlığın en kısa zaman da düzeltileceğini umuyoruz ve bekliyoruz” diyorlar. Bir başka inanılmaz olay ise EUTELSAT ve HOTBIRD’den yayın yapan Med NUÇE TV ve İMC TV’nin durumu. Yurt dışındaki uydular üzerinden yayın yapan bu kanalların da yayınları durdurulmak isteniyor. Konuyla ilgili yapılan görüşmelerde, uydu platformlarına “RTÜK”den yazı gittiğini öğreniyorlar!?
MED NUCE ve İMC TV bu talebe hala direniyor.
Bu arada Moody’s tarafından Türkiye’nin yatırım yapılabilirlik kredi notunun düşürülmesi üzerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmadaki şu sözleri aklımıza geliyor “Ceplerine beş on bin koyarsan istediğin notu alabilirsin” Birden bunlar da mı Türkiyelileşti diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Ama EutelSat uydu işletmesinin neden kanalları kapatmakta bu kadar gayretkeş olduğunun cevabı şekilleniyor: Türkiye’deki uydu yayınları ve internet yayınlarının sözleşmesi EutelSat’a verilmiş.
30 Eylül’de hem İMC TV hem de Hayatın Sesi TV’deki arkadaşlarımızı ziyaret ettik. Solfasol olarak yaptığımız bu dayanışma ziyareti hepimiz için buruktu. İMC TV’deki arkadaşlarımızla Ankara’da son bir yılı çok kötü geçirmiştik. Patlamalar, ölümler, parçalanmış vücutlar, kan gölüne dönmüş meydanlarda birlikteydik. 10 Ekim’deki görüntüleri haberleştirmeye çalışan Turgut Dedeoğlu ve Ceren Bayer’in görüntüleri gözümüzün önünden silinmiyor... Biz birlikte haberlerin peşinde koştuk. Gaz yedik, polisler tarafından tartaklandık ama arkadaşlarımız haberleri yapmaktan hiç vazgeçmediler. Sohbet esnasında Nergiz “bu benim altıncı işim” diyor. Ofiste sessizlik hâkim. Habere çıkmamışlar bu gün. Her an ekranın kararmasını bekleyerek merkezi yayını takip ediyorlar.
Hayatın Sesi TV’nin de yayını kesildi. Ankara bürolarına uğruyoruz. Cem, Sultan ve Selma bizleri karşılıyor. Dayanışmaya gidenler olarak nasıl destek vereceğimizi çok da bilmeden çaylar eşliğinde sohbete başlıyoruz. Hala bu darbeyi kim yaptı, anlamıyorum!?
Evet sesimiz boğuldu, sözümüz kısıldı. Şimdi biz sabah kalkınca haberleri kimden alacağız? Gerçekleri nereden öğreneceğiz? Ya bizim haberlerimizi kim yapacak?
Yorumlar (0)