Ateşkes ilan edildi diye savaşın bittiğini söylemek, top sesinin bir anlığına kesilmesini barış sanmaktır. Bugün İsrail, ABD ve İran hattında yaşanan şey tam da budur: savaş durmadı, yalnızca biçim değiştirdi.
Washington iki haftalık bir duraklamadan söz ediyor ama Hürmüz Boğazı tam açılmış değil, İran geçişleri sınırlı tutuyor, İsrail Lübnan'a saldırmayı sürdürüyor ve Avrupa başkentleri savaşı bitmiş bir dosya gibi değil, yayılma riski taşıyan bir kriz alanı gibi ele alıyor. Demek ki ortada kapanmış bir cephe değil, geçici olarak yeniden ayarlanmış bir çatışma düzeni var.
Bitmeyen savaşın gerçek nedeni
Biten şey savaşın kendisi değil, yalnızca onun bir evresidir. Asıl yanılsama, bu çatışmayı İsrail'in güvenliği, İran'ın nükleer programı ya da Trump'ın iç politika manevraları gibi tek tek başlıklara indirgeyen bakışta yatıyor. Elbette bunların her biri gerçektir; ama bunların hiçbiri tek başına açıklayıcı değildir.
Ortada tek bir sorun değil, dünya ölçeğinde bir egemenlik ve yeniden paylaşım kavgası vardır. Orta Doğu bu kavganın yalnızca sahnelerinden biridir ama enerji hatları, ticaret yolları ve askeri yerleşim bakımından en kritik sahnelerden biridir. Hürmüz'ün kısmen kapalı kalmasının bile küresel enerji krizini derinleştirme potansiyeli taşıması, meselenin bölgesel değil sistemik olduğunu gösteriyor.
Kim ne kazandı sorusunun darlığı
Bugün çok sayıda yorumcu hâlâ yanlış soruyu soruyor: 'Kim kazandı?', 'İran geri mi çekildi?', 'İsrail istediğini aldı mı?', 'Trump güç mü topladı?' Bunlar gazete manşeti sorularıdır ama tarihin yönünü açıklamazlar. Doğru soru şudur: Bu savaşın arkasında hangi dünya düzeni kavgası var?
Esas mesele bir nükleer dosyanın kapanması değil, başta Orta Doğu olmak üzere dünya ekonomisinin dolaşım kanallarının, enerji geçişlerinin, deniz yollarının ve siyasal-askeri denetim mekanizmalarının kimin elinde olacağıdır. Hürmüz Boğazı'ndaki akışın tam açılmaması, petrol fiyatları üzerinde yukarı yönlü baskının sürmesi ve Avrupa'nın önceliği 'barış' değil 'seyrüsefer güvenliği' olarak koyması da bunu gösteriyor: Emperyalist merkezler için mesele halkların yaşamı değil, akışın ve denetimin kimin elinde olacağıdır.
Üçüncü paylaşım savaşı ve yeni biçimleri
Bu yüzden burada yaşananı basitçe bir bölgesel savaş olarak değil, yeni bir paylaşım savaşının Orta Doğu cephesi olarak okumak gerekir. 'Üçüncü paylaşım savaşı' ifadesi kimilerine ağır gelebilir ama yaşadığımız gerçeklik tam olarak budur.
Savaş artık yalnızca cephede yürümüyor. Savaş, yaptırım paketleriyle, boğazların açılıp kapatılmasıyla, sigorta maliyetleriyle, petrol fiyatlarıyla, deniz trafiğiyle, vekil güçlerle ve diplomatik masa başlarıyla yürütülüyor. Bir yanda bombardıman, öte yanda enerji borsası; bir yanda ateşkes görüşmesi, öte yanda yeni askeri konuşlanma. Bütün bunlar aynı zincirin halkalarıdır. Ateşkes de bu zincirin dışında değil, onun bir parçasıdır.
Washington'da ayrılık değil yöntem farkı
ABD iç siyasetindeki tablo bunu özellikle çıplaklaştırıyor. Cumhuriyetçiler, Beyaz Saray da yürütülen askeri operasyonları başkanın yetkisi içinde gördüğünü açıkça savunuyor. Yani ateşkes ilan edilmiş olabilir ama Washington'da egemen çizgi savaşı kapanmış bir dosya olarak değil, başkanın uygun gördüğü anda yeniden devreye sokabileceği meşru bir araç olarak tutuyor. Burada belirleyici olan şey 'barış iradesi' değil, savaşın yönetim tekeli üzerindeki mutabakat. Cumhuriyetçi çizgi bu bakımdan son derece açıktır: İran'a karşı baskı, askeri seçenek ve başkanlık yetkisinin geniş yorumu.
Demokratlar ise ilk bakışta daha farklı görünüyor. Trump'ın tehdit diline itiraz ediyorlar, savaş yetkisinin Kongre denetimine açılması gerektiğini savunuyorlar ve hukuki meşruiyet tartışmasını öne çıkarıyorlar. Fakat burada da sınır bellidir. Demokrat itirazın önemli bir bölümü, ABD'nin İran'a dönük hegemonik hattına değil, bu hattın yürütülme tarzına yöneliyor.
Bir başka deyişle Amerikan siyasetindeki ana ayrım, çoğu zaman 'savaşa karşı olmak' ile 'savaşı farklı yürütmek istemek' arasındadır. Bu nedenle Washington'daki iki büyük partinin birbirinden bütünüyle farklı cephelerde durduğunu sanmak yanıltıcı olur. Biri daha hoyrat, öteki daha kurumsal davranıyor olabilir ama her ikisi de ABD emperyal üstünlüğünün sürdürülmesi zemininde buluşuyor.
Sermaye savaşın karşısında değil içinde
Sermaye çevrelerinin yaklaşımı ise tüm resmi daha da berraklaştırıyor. Enerji şirketleri yükselen petrol fiyatlarının gelirlerine milyarlarca dolarlık katkı yapmasını bekliyor. Finans çevreleri Hürmüz'deki normalleşmenin gecikmesinin yeni fiyat artışları yaratacağını söylüyor. Yani savaş, tekeller için yalnızca 'istikrarsızlık' değil aynı zamanda kâr, yeniden fiyatlama ve mevzi kazanma fırsatı oluşturuyor. Enerji şirketleri için yükselen fiyat, silah sanayisi için genişleyen bütçe, lojistik ve sigorta sektörleri için yeni maliyet rejimleri, finans için yeni spekülasyon alanları anlamını taşıyor. Emperyalist savaşların yalnızca devletlerin iradesiyle değil, sermaye birikiminin ihtiyaçlarıyla da beslendiğini görmek için bundan daha açık bir tablo zor bulunur. Bu yüzden savaşın uzaması yalnızca askeri ya da diplomatik aklın değil, aynı zamanda sınıfsal bir aklın ürünüdür.
Avrupa'nın mesafesi barışçılık değil maliyet hesabı
Fransa, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerin daha temkinli görünmesi de bu resmin dışına düşmüyor. Paris ve Londra doğrudan savaşın öncü gücü olmak istemiyor ama bu, ilkeli bir barış tutumundan değil, maliyet hesabından kaynaklanıyor. Macron, ateşkesin Lübnan'ı da kapsaması gerektiğini söylerken aynı anda İran'ın füze programının, bölgesel etkisinin ve deniz seyrüseferi üzerindeki baskısının da pazarlığın parçası olması gerektiğini vurguluyor. İngiltere cephesi Hürmüz'ün yeniden açılmasına odaklanırken Almanya ise NATO'nun bu savaş yüzünden yarılmasını istemediğini, ama uygun uluslararası ve parlamenter çerçeve oluşursa deniz güvenliği için rol alabileceğini söylüyor. Yani Avrupa'nın 'uzak durması' savaşa itiraz değil, savaşı ABD kadar pahalı biçimde sahiplenmeden kendi çıkarlarını koruma arayışıdır.
Bu nedenle Avrupa'nın mesafesi, barışçılık değil, daha düşük riskli ortaklıktır. ABD doğrudan vururken Avrupa diplomasi, deniz güvenliği ve 'istikrar' diliyle aynı yeniden düzenleme sürecine eklemleniyor. Ortak payda değişmiyor: Orta Doğu halklarının iradesi değil, bölgenin enerji ve güvenlik mimarisinin emperyalist çıkarlarla uyumlu biçimde yeniden düzenlenmesi. Bu yüzden Atlantik bloğu içinde görülen ton farklarını stratejik kopuş sanmak hatalı olur. Fark, hedefte değil yük paylaşımındadır.
Rusya ve Ukrayna savaşı bu tablonun önemli bir parçası olmakla beraber ayrıca ele alınmayı hakketmekte olduğundan şimdilik Rusya’nın İran savaşı sayesınde son bir ayda 9 milyar dolar petrol gelirleri elde ettiğini söylemek yeterli olacaktır sanırım.
Çin düğümü çözülmeden bu savaş bitmez
Pakistan'ın bu süreçte arabulucu olarak öne çıkması ise daha büyük resme işaret ediyor. Ateşkes önerilerinin Pakistan üzerinden taşınması, İslamabad'da yeni görüşmelerin planlanması ve Çin destekli girişimlerin de devreye girmesi meselenin yalnızca Tel Aviv-Tahran-Washington hattına sıkışmadığını ortaya koyuyor. Bu savaşın her kritik eşiğinde Çin'in gölgesi daha görünür hale geliyor zira asıl düğüm İran değildir. İran, daha büyük düğümün önemli halkalarından biridir. Asıl düğüm, ABD'nin gerileyen hegemonik üstünlüğünü askeri ve jeopolitik yollarla tahkim etme çabası ile Çin'in yükselişi arasındaki tarihsel çatışmadır. Bu çatışma çözülmeden Orta Doğu'nun kalıcı biçimde sakinleşmesini beklemek, yangını körükleyen düzenek yerinde dururken alevin kendiliğinden söneceğini sanmaktır.
Ateşkes savaşın karşıtı değil yeni biçimidir
Tam da bu nedenle ateşkesi 'barış fırsatı' diye kutsamak yerine onu paylaşım savaşının yeni biçimi olarak görmek gerekir. Bombardıman yavaşlar, görüşmeler başlar, petrol fiyatları yeniden ayarlanır, diplomatik hatlar kurulur, cephenin bazı bölümleri dondurulur ama savaşın nedenleri ortadan kalkmaz.
O halde soruyu yeniden soralım: Savaş bitti mi? Hayır. Savaş, daha geniş bir dünya kavgasının Orta Doğu'daki biçimlerinden biri olarak sürüyor. Bugün İsrail'in saldırganlığı, ABD'nin müdahalesi, İran'ın direnci, Avrupa'nın ihtiyatı, Pakistan'ın arabuluculuğu ve Çin'in artan ağırlığı tek tek olaylar değil aynı tarihsel tablonun parçalarıdır. Bu tablo, tek bir kriz dosyasıyla değil, dünyanın yeniden paylaşımıyla ilgilidir. Sol açısından bakılması gereken yer tam da burasıdır. Mesele yalnızca ateşkesin tutup tutmayacağı değil halkların hayatını, emeğini ve geleceğini emperyalist bir yeniden paylaşım düzenine bağlayan bu bütünlüklü savaş mekanizmasının nasıl teşhir edileceğidir. Ve elbette evrensel bir barış mücadelesinin hangi hedeflerle ve nasıl kurulacağıdır.
Yorumlar (0)