“Epstein dosyası” çoğu zaman ya komplo iştahıyla beslenen bir magazin labirenti ya da “kötü adam” hikayesine indirgenmiş bir ahlak masalı olarak tartışılıyor. Oysa bu dosya, kapitalist devletin gerçekte nasıl çalıştığına dair güçlü bir kesit sunuyor. Daha da açık ifade etmek gerekirse: Kapitalist devletin patriyarkal işleyişini ve mülk sahibi sınıf için inşa ettiği cezasızlık mimarisini, olağanüstü çıplak bir biçimde görünür kılıyor. Bu anlamda, “elit suç”un bir laboratuvarı.
Bu yüzden mesele herhangi bir bireyden çok daha büyük. Epstein bir istisna değil; istisnaları rutinleştiren bir toplumsal düzenin belirtisi.
Skandal değil, sınıfsal bir rejim: “Elit suç” nasıl mümkün oluyor?
Epstein vakasının temel sahnesi biliniyor: Reşit olmayan kızların hedef alınması, sistematik istismar ve bunun etrafında kurulan ağlar. Fakat suçun açıklığı ikinci bir gerçeği de açığa çıkarıyor: Elit şiddet yalnızca para sayesinde değil, devlet kurumlarına erişim, hukukun eğilip bükülebilmesi ve medya ile itibar yönetimi sayesinde mümkün oluyor.
Burada “devlet”, soyut bir hakem değil. Sınıf ilişkilerinin yoğunlaştığı bir zemin. Mülk sahibi sınıfa yakın olanlar için hukuk çoğu zaman bir bariyerden çok bir koridor gibi işliyor. “Özel jetler” ve “özel adalar” imgeleri, en dipte “özel muamele”nin sembolü. Kamusal adaletin kapıları herkes için aynı ağırlıkla açılmıyor.
Feminist açıdan kritik bir nokta var: Bu tür vakalarda hayatta kalanların kırılganlığı tesadüf değil. Yoksulluk, güvencesizlik, ev içi şiddet, barınma krizi, göçmenlik statüsü ve bakım yükleri istismarın “av sahasını” genişletiyor. Bu, yalnızca bireysel “kandırılma” meselesi değil. Kapitalizmin ürettiği yapısal kırılganlıkların patriyarka üzerinden silaha çevrilmesi.
Kapitalist devletin patriyarkal refleksi: koruma vaadi, disiplin pratiği
Devlet kendini “koruyucu” olarak sunar. Oysa feminist kuram, bu vaadin toplumsal cinsiyetlenmiş bir seçicilikle işlediğini ısrarla vurgular. Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddet genellikle “özel alan”a itilir; aileye ve piyasaya havale edilir; geç duyulur, geç ciddiye alınır. Buna karşılık sermayenin “riskleri” daha hızlı yönetilir: itibar krizleri, finansal ilişkiler, siyasi bağlar, uluslararası bağlantılar.
Epstein dosyası bize devletin “gecikmesinin” bir arıza değil, bir işleyiş biçimi olduğunu gösteriyor. Şiddet çoğu zaman ancak “kamusal düzen”i tehdit edecek kadar görünür olduğunda ele alınır ve ancak yönetilebilir bir çerçeveye sığdırılabildiği ölçüde sınırlandırılır. Dolayısıyla mesele yalnızca geciken adalet değil; sınıfsal ve patriyarkal filtrelerden geçerek üretilen bir “adalet”(sizlik).
Neoliberalizm ve şiddetin özelleştirilmesi: “özel olan politiktir”in karanlık kanıtı
Neoliberal çağda şiddet yalnızca artmaz; örgütlenme biçimi de değişir. İstismar, “özel mülkiyet”in ve “özel ağlar”ın tahkim edilmiş mekânı içinde kurulur. Özel güvenlik, avukat orduları, gizlilik anlaşmaları, itibar yönetimi şirketleri… Bunlar suçun etrafına örülen modern zırhlardır.
Burada “özel olan politiktir” sloganı bir kez daha doğrulanır. Epstein gibi vakalar, özel alanın devletin dışında olmadığını gösterir. “Özel” kalması, devletin sınıf ve toplumsal cinsiyet rejimiyle uyumlu biçimde korunabildiği sürece mümkündür.
Cezalandırıcı devlet tuzağı: daha çok hapis, daha çok adalet demek değil
Bu tür vakalarda haklı öfke çoğu zaman “daha ağır ceza” çağrısına dönüşür. Oysa feminist hareketlerin uzun zamandır söylediği zor bir hakikat var: Cezalandırıcı devlet hayatta kalanların otomatik müttefiki değildir. Polislik ve hapsetme yoksullara, göçmenlere, ırksallaştırılmış topluluklara ve muhaliflere yöneldiğinde “etkili” olabilir; sıra elitlere geldiğinde sistem esnekleşir, pazarlığa açılır, yumuşar.
Bu nedenle talebimiz “daha çok ceza” değildir. Talebimiz, devletin sınıfsal ve patriyarkal işleyişini gerçekten zayıflatabilecek bir hesap verebilirlik ve onarım altyapısı kurmak olmalıdır. Hayatta kalan odaklı adalet mahkeme salonuyla sınırlı değildir. Barınma, gelir güvencesi, sosyal hizmetler, ücretsiz psikososyal destek, çocuk koruma altyapısı, güvenli iş ve güvenli göç yolları da adaletin parçasıdır. Adalet, cezanın desibeli değil; şiddeti mümkün kılan koşulların sökülüp atılmasıdır.
Uluslararası boyut: emperyal metropolün “kirli akışları”
Epstein dosyası, kapitalist merkeze yerleşmiş “yüksek sosyete” ağlarının karanlık yüzünü de görünür kılar. Sermayenin uluslararası akışkanlığı, suç ağları için paralel bir akışkanlık üretir: Vergi cennetleri, offshore hesaplar, sınır aşan finans, elit sosyal mekânlar, küresel emlak ve turizm... Bunlar yalnızca ekonomik ilişkiler değil; iktidar ilişkileridir.
Bu nedenle vaka “Amerika’nın iç meselesi”ne daraltılamaz. Dünyanın her yerinde kadınların ve çocukların kırılganlığını derinleştiren neoliberal programlar, sosyal korumanın budanması, güvencesiz emek, savaşlar ve zorunlu yerinden edilme sömürü ve istismarın küresel zeminini genişletiyor. Emperyal düzen yalnızca bombalarla değil; toplumsal çöküş, borç, işsizlik ve barınma krizleriyle de işliyor. Patriyarka ise bu zeminde hızla örgütleniyor.
Sonuç: Epstein’i “özel sapkınlık”tan rejim eleştirisine taşımak
Epstein dosyası bize sınıf iktidarına dair bir ders sunuyor: Kapitalizm yalnızca şiddet üretmez; şiddeti yöneten kurumları da üretir. Bazen bastırarak, bazen pazarlık ederek, bazen geciktirerek, bazen görünmez kılarak. Feminist ve Marksist bir perspektif Epstein dosyasını üç eksende siyasallaştırmalıdır: Cezasızlık rejimini hedef almak; kırılganlık üretimini durdurmak; patriyarkayı sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirmek.
Epstein dosyası bize bir “canavar”ı değil, bir rejimi anlatıyor.
***
Kapak Görseli: Artemisia Gentileschi – Susanna ve Yaşlılar
Yorumlar (0)