Dost Kitabevi’nin önünde oturuyorum.
Elimde Station Eleven; Emily St. John Mandel’in romanı. Aynı zamanda diziye de uyarlandı.
İzlediğim ve okuduğum bu hikâyeyi neden bu kadar sevdiğimi hâlâ tam olarak açıklayamıyorum.
Belki de mesele yıkım değil—yıkımın ortasında insanların birbirine nasıl döndüğü. Ve o boşluğun içinde, ısrarla yerini alan sanat.
Hikâye, büyük bir salgınla başlıyor ve tüm dünyayı boşaltıyor. Şehirler sessizleşiyor, hayat duruyor; hayatta kalanlar yeni bağlar kurmak zorunda kalıyor. Bu bağlardan biri “Gezgin Senfoni”: at arabalarıyla dolaşan bir grup insan, geçtiği kasabalarda William Shakespeare eserlerini oynuyor ve tiyatro ile müzikle hayata tutunuyor.
Kasabalardan birinde “Peygamber” isimli bir çocuk ortaya çıkıyor. Kendini dünyanın merkezi sanıyor, insanları kontrol etmeye çalışıyor. Romanda bir tehdit unsuru olarak görünürken, dizide kırılmanın insanı nereye sürüklediğini anlamaya çalışan bir karakter hâline geliyor.
Ve şunu fark ediyorum:
Station Eleven kitabı ile dizisi aynı hikâyeyi anlatıyor gibi görünse de—aynı salgın, aynı yıkım, aynı karakterler—verdikleri cevaplar farklı.
Kitap, dünyanın nasıl çöktüğünü anlatır.
Dizi ise o çöküşten sonra insanın neye dönüştüğünü gösterir.
Mandel’in kalemi mesafelidir, parçalıdır; okuru içine almaz, karşısına alır. Hikâyeyi kurmak sana kalır. Bu yüzden güçlüdür ama aynı nedenle kapalıdır. Duygular bastırılmıştır; insanlar hayatta kalır ama birbirine tam olarak ulaşamaz.
Dizi ise bu mesafeyi reddeder. Karakterleri birbirine yaklaştırır, eksik bırakılan bağları kurar. Özellikle Kirsten ve Jeevan üzerinden şunu söyler: insan, tek başına hayatta kalmaz. Hayatta kalma dediğimiz şey, bir başkasına tutunma biçimidir. Bu bağ olmadan hikâye sadece bir felaket anlatısı olarak kalırdı.
“Hayatta kalmak yeterli değil” sözü, William Shakespeare’den Star Trek’e uzanan bir alıntıdır. Gezgin Senfoni’nin at arabasındaki bu yazı romanda bir fikir olarak durur; dizide ise gerçek bir yaşama dönüşür. Çünkü soru şudur: İnsan sadece hayatta kalarak ne kadar insan kalabilir?
Belki de insan kalmanın tek yolu, bir başkasına değebilmektir.
Dizi felaketi anlatmaktan özellikle kaçınır; salgın arka planda kalır. Asıl mesele, kırılmadan sonra kurulan ilişkilerde ve taşınan yarada yatar. Belirleyici olan yıkımın kendisi değil, o yıkımdan sonra ne yaptığımızdır.
Dizi tam da bu noktada güçlenir:
Anlamın tek başına kurulmadığını, insanın ancak bir başkasına değdiği yerde hem insan kaldığını hem de bir anlam kurabildiğini gösterir.
O zaman soru değişir:
Birbirimize değmeden nasıl bir anlam kurduğumuzu sanıyoruz?
Bu fark “Peygamber” karakterinde de görünür: romanda bir tehdit iken, dizide anlamaya çalışan bir insandır. Çünkü mesele kötülük değil; kırılmanın insanı nereye sürüklediğidir. Aynı yara, farklı hayatlar üretir.
Sanatın rolü de burada belirginleşir: tiyatro, müzik, hikâye anlatımı… Bunlar birer süs değil, birer ihtiyaçtır. İnsan sadece yaşamak için değil, kendini unutmamak için de bir şeye tutunur.
Belki de bu yüzden sevdim diziyi: her şey yıkıldığında herkes birbirine dokunuyor.
Biz ne yapıyoruz? Yalnız kalmayı öğreniyoruz.
Bu defa banka soru bırakmıyorum; kitabı bırakıyorum ve kalkıyorum.

Yorumlar (0)