Oysa her enkaz bir cinayet mahalli olmalıydı. Her enkaz savcılar ve uzmanlar tarafından incelenmeli, ölümler ve kayıplar titizlikle araştırılmalıydı. Ancak olması gereken bu iken, adeta delilleri ortadan kaldırır gibi enkazlar hızla kaldırılmak istendi. Yine de tüm şehrin enkazını kaldırmak kolay olmadı; nitekim kaldıramadılar.
Yargılama sürecinde yalnızca birkaç müteahhit yargılandı. Oysa yıkılan her yapı, olası kast suçu kapsamında değerlendirilmeliydi.
Mahkeme salonlarından çıkıp deprem bölgesine baktığımızda ise tablo daha da ağırlaşıyor. Hatay’ın seçilmiş milletvekili Can Atalay’ın, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen tutukluluğunun sürmesi; deprem bölgesinden Akbelen’e ses ve bellek taşıyan Hakan Tosun’un katledilmesi; deprem alanından adliyelere kadar bizlere yoldaşlık eden, sesimizi duyuran Ali Can Ulusoy ve İsmail Arı’nın tutuklanması… Tüm bunlar, hepimiz için kritik gelişmeler oldu.
Hak ve hakikat mücadelesi veren gazeteciler, özgürlükleri pahasına halkın sesi olmaya devam etti. “Hak, hukuk, adalet” talebini dile getirirken, bu mücadelede yanımızda olanların da hapsedilmesi topluma şunu gösterdi: Adalet; tanıklıkla, dayanışmayla ve hak arama mücadelesinin sürekliliğiyle inşa edilir. Can Atalay’ın, Hakan Tosun’un, İsmail Arı’nın ve Alican Ulusoy’un dik duruşu ve mücadelesi ise bizlere hâlâ umut veriyor.
Deprem bölgesinden rotamızı bürokrasiye çevirdiğimizde, iktidarın ve muhalefetin atması gereken somut adımlar için zamanın çoktan geçtiğini görüyoruz. 6 Şubat’ın yıl dönümlerinde enkazları kamufle etmeye yönelik yaklaşımlar yerine, artık iyileştirici ve dönüştürücü politikalar hayata geçirilmelidir.
6 Şubat’ın yarattığı yıkımın gerçekliğiyle yüzleşilmeli; adaletin temellerinin atıldığı, bakanlıktan yerel yönetimlere kadar tüm kamu görevlilerinin hesap verdiği bir düzen kurulmalıdır.
Takvimler ilerledikçe, sorumlulukların yerine getirilmesinin giderek azaldığını görüyoruz. Bugün “yardım” ile “sorumluluk” arasındaki makası kapatacak olan; kamusal, çevresel ve yaşamsal haklara saygı duyan politikalardır. Bu politikaları inşa etme sorumluluğu yalnızca iktidara değil; aynı zamanda muhalefete, sivil topluma ve halka aittir.
İyileşmenin yolu; çevre ve insan haklarına dayalı düzenlemelerden geçmektedir. Yetkilileri göstermelik projelere değil, gerçek sorumluluk almaya; kamu görevlilerinin yargılanmasının önünü açmaya ve toplanan vergilerin doğru yerlere ulaştırılmasını sağlamaya çağırıyoruz.
“Bana bir yıl verin” denmişti. Ancak aradan üç yıl geçti. Binlerce insan hâlâ konteynerlerde yaşıyor, yüzlerce kişi hâlâ kayıp yakınlarını arıyor, şehirlerin altyapısı ve üstyapısı hâlâ harap durumda. Binlerce insanın ölümünden sorumlu olan müteahhitler ve kamu görevlileri ise ellerini kollarını sallayarak yeni tabutluklar inşa etmeye devam ediyor. Depremzedeler yalnızca TOKİ konutlarına yerleşmek istemiyor; aynı zamanda kaybettikleri yakınları için adalet talep ediyor.
Bu süreçte verilecek mücadelede hepimizin sorumluluğu var. Hepimiz gövdemizi taşın altına koymalıyız. Bir daha hiçbir insan enkaz altında yardım çığlıklarıyla can vermesin, sevdiklerimizin kayıp bedenlerini aramak zorunda kalmayalım diye…
Yorumlar (0)