Eski dostluğun, arkadaşlığın, akraba ve komşuluğun güzel bir tadı vardı.
Emminin, dayının, halanın, yeyzenin bir başka tadı vardı.
Komşunun, tanıdığın ve ara sıra merhaba dediğin insanın bir güzelliği vardı.
Eskiden muhabbetin tadı bir başkaydı. Her gün, her an, her zaman muhabbet etmek için ne güzel fırsatlar, zamanlar kollanıp yaratılırdı.
O muhabbetlerin tadına doyum olmazdı?
Her hafta sonu, sevdiğimiz dost, arkadaş, akrabalarla gece yarılarına kadar, doyumsuz sohbetler olurdu. Şakalar, güzellemeler, yakıştırmalar ve espriler havalarda uçuşurdu.
Her hafta sonu, mangal, çiğ köfte, rakı, bira masası kurulur, saz çalınıp, türküler söylerdik.
Her yıl, senelik tatillerde köyde olurduk. Köy o zamanlar cıvıl cıvıl, her ilden, her yerden doluluşup gelirlerdi.
Daha eski zamanlarda: köye Ankara, Adana ve başka illerde yaşayanlar, köye misafir geldiğinde, her kes sırayla eve davet eder, en güzel yemekler yapılır, muhabbet bala katılıp, hasret giderilirdi.
Askerden gelene, askere gidecek olana, gelin olacak kızları bütün köylü eve, yemeğe davet ederdi. Hediyeler verilir, takılar takılır, cebine harçlık konulurdu.
Ekin zamanı, başka komşu ve akrabanın ekinini biçmek için, yardıma ırgatlığa gidilirdi.
Askere oğlu gidenin kimsesi yoksa, bütün köylü bir olur, o evin ekinini, harmanını ortaklaşa, imece ile kaldırırdı.
Ev yapana bütün gençler yardım eder, çamur karar, taş getirir, her işte bir katkı sunulurdu.
Köyün yaşlısı, genci bu ortaklaşa işlerde çalışa çalışa bütün işlerin erbabı olmuşlardı. Hangi ay, hangi zaman ne iş yapılır, köyün yaşlısı, genci, çocukları öğrenmişti.
Derede unluk, bulgurluk yıkanır, bulgur kaynatılırdı. Bulgur biz çocuklar için hedik ti. O şırası, o güzel kokusu, çocukları cezbederdi.
Değirmende öğütülen unlar, büyük haral çuvallara basılır, camız, öküz kağnısıyla kapı önüne getirilirdi. Yüz, yüz, elli kg lik o büyük haral çuvallar, gençlerin yardımıyla, yuvarlanarak kilere taşınırdı. Bu taşıma sonunda, çörek, kaygana, çörek ikram edilirdi.
Gece gençler, öküz, camız yayar, iyice doyan u koşum hayvanları, sabah erkenden, tarlaya çift (herg, herk) etmeye gidilirdi.
Mal yayan gençler, sabaha kadar, oyun oynar, türkü söyler, şakalar gırla giderdi.
***
Yazın amcam, yengem köye gelince, dünyanın en mutlu insanı okurduk.
Amcam ilk geldiği günün ertesi sabah erken kalkar, babamla beraber tarlaya, ekin biçmeye giderdi.
Yıllardır yaşadığı köyün işlerini hiç unutmadan, aksatmadan aynen devam ederdi.
Amcamın bir günde ben misafirim vs deyip, evde kalıp, evin işlerinden, ev ahalisinin derdinden başka bir dert edindiğine şahit olmadım.
Öyle içten, öyle samimi, öyle bir sahiplenmeyle her konuda hemhal olurduk.
Amcam, yengem Ankaraya gidecekleri gün, hepimizi çok derinden bir hüzün alır, gizli gizli ağladık.
Bazan, biz babamızın çocukları değil diyesim geliyor.
Şimdi, o günler hayal gibi, yalan oldu.
Kimse kimsenin evine gitmiyor. Amca çocukları ve en yakın akrabalar, birbirlerini arayıp sormuyor selam bile vermiyorlar.
“Öküz öldü ortaklık bozuldu”.
Bu gün en yakın akrabalar, sadece cenazelerde tam kadro hazır bulunuyorlar. Bende cenazelere gitmeyi hiç mi hiç sevmem.
Yaşarken hiç bir yakınlık, akrabalık, dayanışma göstermeyip, ölünce, güle güle demek, bana hiç samimi gelmiyor.
Eskiden yakın bir akrabadan, amcadan, dayıdan, eş, dost, arkadaştan, bir mektup gelse, bir selam gelse, dünyanın en mutlu insanı olurduk.
Şimdi ise: telefon edecek bir neden kamamış, her şey bitmiş, geçmiş yok olmuş gibi bir hal oluştu.
Adananın sıcak havası, Adanalıları sıcak kanlı, sevecen ve samimi yapardı. Şimdi ise; Adananın havasıda değişti, kalleş çıktı. İnsanları, vurdum duymaz, umursamaz, buz gibi soğuttu.
Eskiden Adananın şalgamı, kebabı, ekmeği bize çok değişik ve leziz gelirdi. Şimdi Adananın o ünlü kebabının tadı bile, o eski tadı vermiyor.
Adanalının konuşması, duruşu, yürüyüşü ve samimiyeti bile değişti.
Adanalı, her lafında “ Allana” diye başlardı.
Biliyonmu, çakıyonmu, anıyonmu diye, Adanalıca konuşurdu. Şimdi İstanbul şivesi, Adanalıyı berbat etti.
Adana da, iki arkadaş bir yerde aniden karşılaşsa, hemen birbirinin kokundan tutup doğru kebapçıya gidilirdi. Tabi, racon çok önemli. Kim daha kendini yerli, eski, o mahallenin adamı sayıyorsa, hesabı kesinlikle o öderdi.
Biraz o mahalleye, muhite yabanı olana, elini cebine bile attırmak, racona tersti.
Şimdi ise; bırak kebapçıya gitmek, görmezlikten gelip, namusu kurtarmak en doğru yol oldu.
Hiçbir şeyin eski tadı kalmadı. Hiç bir şey eskiyi hatırlatmıyor, o tadı vermiyor. Yeni ise anlamsız, yoz, renksiz, huzursuz bir bacak sendromu gibi.
Yorumlar (0)