Her kriz anında olduğu gibi, kolay açıklamalar yine hızla devreye girdi. Aile yapısı, video oyunları, diziler, mafyatik özentiler ve benzerleri... Bu başlıkların her biri belirli ölçülerde etkili olabilir. Ancak bu tür açıklamalar, meseleyi parçalara ayırarak anlamayı kolaylaştırırken, tüm gerçeği de perdeleyen bir işlev görür. Çünkü burada karşımızda duran şey, tekil nedenlerle açıklanabilecek bir sapma değil, çok katmanlı bir toplumsal düzenin ürettiği sonuçtur.
Tam da bu noktada sosyolojinin klasik tespitlerine dönüp, neler söylendiğini hatırlamak yararlı olur. Bireysel gibi görünen eylemler çoğu zaman toplumsal koşulların yoğunlaşmış ifadesidir. Durkheim’in anomi kavramı, bugün yaşadığımız tabloyu anlamak için güçlü bir anahtar görevi görür. Normların aşındığı, ortak değerlerin çözülmeye başladığı, bireyin kendisini yönlendirecek anlam haritalarını yitirdiği dönemlerde, toplumsal davranışlar da öngörülemez hale gelir. Bu yalnızca intihar oranlarında değil, şiddetin gündelik hayatın içine sızmasında da kendini gösterir.
Türkiye’nin son çeyrek yüzyılda yaşadığı dönüşüm, kendiliğinden gelişen nötr bir değişim süreci olarak okunamaz. Burada daha bilinçli, daha yönlendirici bir müdahale biçiminin izleri vardır. Toplumsal dokunun çözülmesini tarif ederken bu süreci bir yapı bozum olarak adlandırmak daha doğru olur. Ancak bu yapı bozum, doğal bir aşınmanın sonucu değil, belirli bir toplum tasavvuruna göre eskiyi dağıtmayı ve yerine yenisini kurmayı hedefleyen bir müdahale pratiğidir.
Çünkü toplumsal bağlar yalnızca zamanla yıpranmaz. Aynı zamanda siyasal ve ideolojik tercihlerle zayıflatılır, yeniden şekillendirilir ya da tasfiye edilir. Eğitimden kültüre, ekonomiden gündelik yaşam pratiklerine kadar uzanan geniş bir alanda, mevcut değerlerin itibarsızlaştırılması ve yerlerine yeni normların yerleştirilmesi çabası, bu yapı bozum sürecinin temel dinamiğini oluşturur. Eskiyi çözmeden yeniyi kuramayacağını düşünen bir akıl, toplumu bir geçiş alanına dönüştürür. Tam da bu geçiş hali, en büyük kırılganlığı üretir.
Bu çözülmenin en ağır yükünü ise gençler taşıyor. Hayatla kurdukları ilişki henüz şekillenme aşamasındayken, karşılarında tutarlı bir gelecek perspektifi bulamayan bireyler, kendilerini boşlukta hissediyor. Eğitim sistemi bir yön duygusu veremiyor, ekonomik düzen bir güvenlik hissi sunamıyor, siyasal alan ise kapsayıcı bir dil üretmekten giderek uzaklaşıyor. Böyle bir zeminde gençlik, yalnızca umutsuzlukla değil, yönsüz bir öfkeyle de baş başa kalıyor.
Bu öfke, bireysel bir patlama anında şiddet olarak karşımıza çıktığında, onu sadece failin psikolojisine indirgemek büyük bir yanılgı olur. Çünkü o an, aslında uzun süredir biriken toplumsal gerilimin dışavurumudur. Genç birey, içinde bulunduğu dünyayla kuramadığı bağın yerine, çoğu zaman yıkıcı bir ilişki biçimini hayata geçirmeyi tercih eder. Toplumla kurulamayan bağ, yerini toplumla çatışmaya bırakır.
Burada kritik olan nokta şudur. Şiddeti doğuran zemini ortadan kaldırmadan, yalnızca sonuçlara müdahale etmek sorunu çözmez. Okul kapılarına güvenlik yığmak, devriyeleri artırmak, cezaları ağırlaştırmak, kısa vadeli bir rahatlama hissi yaratabilir. Ancak bu yaklaşım, şiddetin nedenlerini değil, yalnızca görünür olduğu alanı hedef alır. Şiddet, nedenleri ortadan kaldırılmadan bastırıldığında yok olmaz, biçim değiştirir ve başka alanlara sızar.
Devletin ideolojik aygıtlarının yeniden düzenlenmesi de bu sürecin önemli bir parçasıdır. Aile, okul, medya gibi yapılar, bireyi topluma bağlayan anlam üretim merkezleridir. Bu merkezler, belirli bir siyasal tahayyül doğrultusunda yeniden biçimlendirilirken, eski bağlar çözülür, yeniler ise henüz kurulamaz. Ortaya çıkan boşluk, hakim hale gelen ayrıştırma ve ötekileştirme dili, bireyin yalnızlaşmasını ve yönsüzleşmesini derinleştirir.
Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu, kendiliğinden gelişen bir toplumsal çözülme olarak okumak gerçeği eksik görmek anlamına gelir. Bu, önemli ölçüde müdahale edilmiş, yön verilmiş ve belirli hedefler doğrultusunda şekillendirilmiş bir süreçtir. Yeniyi inşa etmek için eskiyi tasfiye eden her müdahale, toplumu bir belirsizlik alanına iter. Bu belirsizlik ise en çok şiddet üretir.
Bireysel silahlanmanın bu süreçte oynadığı rol ise ayrıca dikkat çekicidir. Şiddet eğiliminin toplumsal olarak arttığı bir zeminde, silaha erişimin kolaylaşması, bu eğilimi daha ölümcül hale getirir. Bu durum, sadece bireysel bir tercih meselesi olarak değil, doğrudan kamusal güvenlik sorunu olarak ele alınmalıdır.
Sonuç olarak meseleye dürüstçe bakmak gerekir. Karşımızda duran şey, birkaç “sorunlu genç” meselesi değil, toplumsal bağların bilinçli biçimde zayıflatıldığı ve yeni bir düzenin inşa edilmeye çalışıldığı bir yapı bozum sürecinin yarattığı yapısal krizdir. Bu krizi aşmanın yolu da, güvenlikçi refleksleri artırmaktan değil, toplumsal bağları yeniden kuracak, ortak bir gelecek duygusu üretecek bir siyasal ve toplumsal irade ortaya koymaktan geçer. Aksi halde her yeni olay, aynı kırılmanın başka bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir.
***
Kapak Görseli: George Grosz - Metropolis (1916-1917)
Yorumlar (0)