Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Söylemden Eylemeye

“Birleşik Muhalefet Yolunda İLERİ!” diyor SOL Parti. “Türkiye’nin demokratik, sol, sosyalist ve devrimci güçlerinin geniş bir mücadele ortaklığı sağlaması gerektiğine inanıyoruz” diyor TİP’in imzacı olduğu ortak açıklama. EMEP, “birleşik emek cephesi ve demokrasi güçlerinin birliği için daha geniş ittifaklar gerekiyor” diye sesleniyor. DEM Parti, “Türkiye halklarının demokratik ortak geleceği” için çözüm ve ortak mücadele ihtiyacını vurguluyor. SEP ise daha da açık konuşuyor: “İktidarın saldırıları karşısında birleşik cepheler oluşturmalıyız.” YSP demokratik koalisyon ve sol odak diyor. Bu örnekleri artırmak mümkün.

Söylemden Eylemeye

Söz düzeyinde bakıldığında tablo net. Türkiye sosyalist solu ve demokratik muhalefetinin neredeyse bütün bileşenleri, değişik kavramlarla da olsa, birleşik mücadele ihtiyacını kabul ediyor. Demek ki sorun, birleşik mücadelenin gerekli olup olmadığı konusunda değildir. Sorun, herkesin gerekli dediği bir şeyin neden hayat bulamadığıdır.

Birleşik mücadele, temenniler alanında kolay siyasal-pratik alanda ise son derece zordur. Herkes “birlik” der ama gerçeklikte program tartışması, öncelik farklılıkları, örgütsel rekabet, kadro güvensizliği, tarihsel kırgınlıklar, temsil kaygıları ve hegemonya hesaplarıyla yüz yüze gelir.

Birleşik mücadele tam da bu nedenle yalnızca bir irade beyanı değildir. Alışkanlıkların, konfor alanlarının, küçük çevre hesaplarının ve birbirini sınayarak oyalama siyasetinin aşılmasını gerektirir. Sorun yalnızca iyi niyet eksikliği değil; birlikte iş yapma kültürünün zayıflaması ve sahada ortak kampanya yürütme geleneğinin gerilemesidir.

Burada dürüst olmak gerekir. Birleşik mücadelenin bugüne kadar sınırlı ve kırılgan kalmış olması, bu fikrin yanlışlığını değil tersine, ne kadar zor bir siyasal görev olduğunu gösterir. “Hadi birleşelim” denildiği anda birleşik mücadele kurulabilseydi, zaten Türkiye’de sosyalist sol uzun zaman önce çok daha etkili bir toplumsal ve siyasal özneye dönüşmüş olurdu. Demek ki mesele slogan üretmek değil, maddi-siyasal zemin üretmektir. Karşılıklı olarak birbirinden hamle bekleyen, yan yana gelmeyi yalnız seçim takvimi içinde düşünen, ortak mücadeleyi ise çoğu zaman yalnızca ortak bildiri yayımlamaya indirgeyen anlayışla yol alınamamaktadır. Bu tıkanıklık, birleşik mücadelenin gereksiz olduğunu değil; kurucu emeğinin, sabrının ve ciddiyetinin eksik bırakıldığını gösterir.

Üstelik karşı karşıya olduğumuz rejim koşullarında bu eksiklik artık yalnızca örgütsel bir kusur değil, siyasal bir zafiyet haline gelmiştir. Mevcut iktidar bloğu parçalı duran muhalefetin her parçasını ayrı ayrı ezmekte, yıpratmakta ve etkisizleştirmektedir. İşçi direnişini işyerine, kadın mücadelesini kendi alanına, gençliğin öfkesini kampüslere, Kürt halkının demokratik talebini kendi toplumuna, ekoloji mücadelesini yerel havzalara, sosyalist solu ise dar örgütsel çevrelere hapsetmeye çalışan bir rejim karşısında dağınık kalmanın bedeli ağırdır. Ayrı ayrı haklı olmak, birlikte güçlü olmaya yetmemektedir. Rejim tam da bu dağınıklıktan beslenmektedir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç olan şey, birleşik mücadeleyi bir nezaket cümlesi olmaktan çıkarmaktır. Mesele, herkesin kendi metninde doğru lafları etmesi değil; o lafların hangi somut siyasal hatta, hangi ortak çalışmaya, hangi asgari mücadele programına, hangi koordinasyon biçimine, hangi kampanya deneyimine ve hangi güven inşasına dönüşeceğidir. Aksi halde birleşik mücadele söylemi, giderek gerçek bir yönelim olmaktan çıkıp ahlaki bir süs cümlesine dönüşür. Herkes birlikten söz eder, ama herkes kendi sınırları içinde kalır. Herkes ortaklıktan söz eder, ama herkes fiilen kendi ayrı yolunu yürür. Bunun adı strateji değil, ertelemedir.

Ne var ki ertelemenin de bir sınırı vardır. Faşizme yenilmek istemiyorsak, sosyalist solun bu ülkede ciddiye alınan, toplumu etkileyen, emekçi sınıflar içinde kök salan güçlü bir özne haline gelmesini istiyorsak başka bir yol yoktur. Birleşik mücadele kolay olduğu için değil, zorunlu olduğu için gündemdedir. Birlik ihtiyacı, romantik bir uzlaşma arayışından değil, somut siyasal gerçeklikten doğmaktadır. Tek tek örgütlerin gücü ne kadar önemli olursa olsun, rejimin saldırı ölçeği karşısında bu güçlerin birbirinden kopuk kalması toplam etkiyi büyütmemekte, tersine küçültmektedir. Bu yüzden birleşik mücadele bir tercih değil, tarihsel bir mecburiyettir.

Ama bu mecburiyet soyut çağrılarla karşılanamaz. Bugün ihtiyaç duyulan, konuyu ciddiyetle ele alacak atölyeler halinde örgütlenmiş bir çalıştaylar dizisidir. Başlıklar açık olmalıdır: birleşik mücadelenin siyasi zemini nedir; asgari ortak talepler neler olabilir; sınıf, demokrasi, barış, laiklik, Kürt sorunu, kadın özgürlüğü, gençlik ve ekoloji mücadeleleri hangi ortak çerçevede buluşabilir; seçim dönemine sıkışmayan kalıcı koordinasyon mekanizmaları nasıl kurulabilir; örgütler arası güven sorunu nasıl aşılabilir; ortak kampanya ve ortak eylem kültürü nasıl yeniden üretilebilir; toplumsal muhalefet ile siyasal yapı arasındaki ilişkiler nasıl şekillenmelidir? Bunlar konuşulmadan, yüz yüze tartışılmadan, ayrılıklar kadar kesişme noktaları da açıklığa kavuşturulmadan “birleşik mücadele istiyoruz” demenin fazla bir anlamı yoktur.

Hatta daha açık söyleyelim: Böyle bir siyasal-emek harcamasına girişmeden birleşik mücadele istemek, yarın dönüp “biz istedik ama muhataplarımız kaçtı” bahanesini bugünden üretmekten başka bir anlama gelmez. Bu tutum, sorumluluk almak değil, sorumluluktan kaçmanın inceltilmiş biçimidir. Gerçekten birlik isteyenler, bunun zorluğunu baştan kabul eder; sabır gösterir, diyalog kanalları açar, ortak zemin üretir. Defalarca başarısız olur ama yeniden dener çünkü birleşik mücadele, ilan edilerek değil inşa edilerek kurulur. Şimdi ihtiyaç olan tam da budur.  Ez cümle: söylemden eylemeye geçmenin zamanı.

***

Kapak Resmi: Eugène Delacroix, La Liberté guidant le peuple, 1830

Yazar Ahmet Asena

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış