Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

1 Mayıs’a Giderken: Geç Faşizmin Politik Ekonomisi ve Doruk Maden İşçilerinin Zaferi

Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda Doruk maden işçilerinin zaferle sonuçlanan onurlu direnişi, her ne kadar kendisini açlıkla, yoksullukla ve ekonomik hak talepleriyle ifade etmiş olsa da, aynı zamanda geç faşizme karşı bir direniş olarak okunmalıdır. Burada faşizmden kastım polis şiddeti değildir. Doruk maden işçilerinin direnişini özgül kılan, devletin ekonomik aygıtlarının bizzat zor aygıtına dönüşmüş olduğu bir rejime karşı çıkmış olmasıdır. Bu rejimde devlet yalnızca polisle, jandarmayla ve mahkemelerle değil; Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) aracılığıyla, mülkiyetin el değiştirmesini sağlayan mekanizmalarla ve ücretsiz çalıştırma düzenekleriyle de zor kullanmaktadır. Geç faşizmin politik ekonomisi tam da burada açığa çıkmaktadır. Doruk maden işçilerinin mücadelesi yalnızca bu rejimin nasıl işlediğini teşhir etmemiş; aynı zamanda bu işleyişin hangi noktalardan kırılabildiğini de açığa çıkarmıştır.

1 Mayıs’a Giderken: Geç Faşizmin Politik Ekonomisi ve Doruk Maden İşçilerinin Zaferi

Söz konusu işleyişi anlamak için son on yılda neoliberal otoriter devlet biçiminden geç faşizme doğru yaşanan dönüşümü ve bu iki dönem arasındaki farkı netleştirmek gerekir. Neoliberal otoriter devlette ekonomik aygıtlar büyük ölçüde teknokratik biçimde işler. Devlet emeğe karşı sermayenin yanında konumlanır; güvencesizlik, işsizlik, borçlandırma ve piyasa disiplini yoluyla işçileri baskılar. Sermayenin belirli kesimlerine ihaleler, özelleştirmeler, ve finansal araçlar yoluyla kaynak aktarabilir. Ama bütün bunlar görece öngörülebilir bir hukuk çerçevesi içinde gerçekleşir. Piyasanın kendi şiddeti belirleyicidir. Geç faşizmde ise bu çerçeve çözülür. Ekonomik aygıtlar teknokratik olmaktan çıkar, doğrudan siyasallaşır. Devletin ekonomik aygıtları artık sermayenin farklı kesimlerinin çıkarlarını ortaklaştıran görece özerk mekanizmalar olmaktan çok, rejime sadık yeni bir sermaye sınıfı yaratmanın araçları haline gelir. Bu yalnızca “kayırmacılık” değildir. Kayırmacılık, mevcut sermaye kesimleri arasında eşitsiz kaynak dağılımını anlatır. Oysa burada daha ileri bir süreç vardır: devlet, ekonomi dışı zor aracılığıyla, rejimin toplumsal ve ekonomik temelini oluşturacak sermaye kesimlerini üretir.

Doruk Madencilik ve Yıldızlar SSS Holding örneği bu dönüşümü somutlaştırmaktadır. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası’nın bilgi notunda holdingin sermaye birikiminin kamu kaynaklarının devri, işçi alacaklarının gaspı ve çevresel tahribatla iç içe geçtiği anlatılmaktadır (1). Buradaki kritik mekanizma TMSF’dir. 15 Temmuz 2016 sonrasında OHAL ve KHK mekanizmalarıyla birçok şirketin mülkiyetine el konulmuş, varlıkları TMSF’ye devredilerek devletin doğrudan tasarrufuna alınmış ve daha sonra belirli sermaye gruplarına aktarılmıştır. Bilgi notuna göre Naksan Holding’e ait Adularya projesi de 2016’da TMSF’ye devredilmiş, 2022’de Doruk Madencilik’e satılmıştır. Ancak bu satış klasik anlamda bir piyasa işlemi değildir. Raporda, ihale bedelinin neredeyse tamamının, Doruk’un devraldığı ipotekli borçlara mahsup edildiği; kamuya nakit girişinin son derece sınırlı kaldığı belirtilmektedir. Bu, mülkiyetin piyasa ilişkileri içinde el değiştirmesi değil, siyasal kararlarla yeniden dağıtılmasıdır. Devletin ekonomik aygıtı burada rejime sadakat üzerinden şekillenen bir sermaye kesimi yaratmak için kullanılmıştır.

Bu mekanizmanın emek alanındaki karşılığı ise iki düzeyli bir dönüşüm olarak ortaya çıkmaktadır. Birincisi, sömürü mekanizmasına el koyma mekanizmasının eklemlenmesidir. Kapitalizmde sömürü, üretim sürecine içkin bir mekanizmadır: işçi emek gücünü satar, ücret alır, ancak ürettiği değerin bir kısmı artı-değer olarak sermaye tarafından alınır. Bu anlamda sömürü, ücretli emek ilişkisinin içinde işleyen bir değer aktarımıdır. Oysa Doruk örneğinde bu mekanizmanın ötesine geçildiği görülmektedir. İşçi çalışmaya devam eder; yani sömürü sürer. Ancak ücretini, tazminatını ya da sözleşmeden doğan haklarını alamaz. Sendikanın bilgi notu, Doruk’ta çalışan ve işten ayrılmış işçilerin ücret, kıdem, ihbar, emeklilikten doğan tazminat ve toplu iş sözleşmesi kaynaklı alacaklarının sistematik biçimde ödenmediğini; sorunun yalnızca mevcut çalışanları değil, geçmişten gelen yüzlerce işçiyi de kapsadığını göstermektedir. Burada söz konusu olan, sadece üretim süreci içindeki artı-değere el koyma değil, işçinin hak ettiği ücretin ve alacakların doğrudan gasp edilmesidir. Böylece sömürüye, onun ötesine geçen ikinci bir el koyma biçimi eşlik eder.

Bu durum, aynı zamanda ücretli emek ilişkisinin fiilen askıya alınmasıdır. Emek alanındaki ikinci kritik dönüşüm de bununla ilgilidir. Bu askıya alma hali, bir belirsizlik rejimi ve buna dayalı bir zaman yönetimi tekniği üretmektedir. Neoliberal dönemde güvencesizlik hâlâ belirli sınırlar içinde öngörülebilirken, geç faşizmde sorun belirsizliğin kurumsallaşmasıdır: ücretin ne zaman ödeneceği, ödenip ödenmeyeceği, geçmiş emeğin tanınıp tanınmayacağı bilinemez hale gelir. Ücret artık emek gücünün yeniden üretimini güvence altına alan bir mekanizma olmaktan çıkar; zamansal bağı kopmuş, askıya alınabilir bir vaade dönüşür. Ancak bu yalnızca bir belirsizlik değil, aynı zamanda bir yönetim biçimidir. Haklar ortadan kaldırılmaz; ertelenir. Böylece el koyma ani bir gasp olmaktan çıkar, zamana yayılan bir süreç haline gelir. Devletin ve sermayenin krizi yönetme biçimi, tam da bu erteleme kapasitesi üzerinden işler. İşçi bugünkü emeğinin karşılığını alamaz ama gelecekte alacağı vaadiyle çalışmaya devam etmek zorunda bırakılır. Bu nedenle emek yalnızca sömürü ve el koyma yoluyla değil, zaman yönetimi aracılığıyla da denetlenir. Böylece belirsizlik ve zaman yönetimi, geç faşizmin emek rejiminin temel bir aracı haline gelir. Doruk direnişi bu zamansal rejimi de kırmıştır. Çünkü işçiler, bu erteleme mekanizmasını kabul etmemiş, haklarını geleceğe bırakmak yerine şimdi talep etmiştir.

Bu noktada emek piyasasındaki hiyerarşiyi de hesaba katmak gerekir. Türkiye’de sermayenin ve devletin elinde katmanlı bir emek gücü piyasası vardır: Türk, Kürt, Suriyeli, Afgan; vatandaş, göçmen, kayıtlı, kayıtsız.. İlk bakışta göçmen işçilerin en düşük ücretle ya da ücretin fiilen askıya alındığı koşullarda çalıştırılması, yalnızca onları sömürmenin bir yolu gibi görünür. Ama bu hiyerarşinin daha genel bir işlevi vardır: en düşük standardı bütün işçi sınıfı için referans haline getirmek. Doruk işçilerinin deneyimi tam da bu sürecin yerli işçiler açısından da genelleştiğini göstermiştir. Ana akım literatürde “ücret hırsızlığı” olarak adlandırılan ve çoğunlukla göçmen emeğine özgü bir istisna gibi sunulan bir pratiğin, gerçekte genelleşerek “güvenceli” sayılan yerli işçilere de yöneldiğini açığa çıkarmıştır. Burada W.E.B. Du Bois’un 1935 tarihli Amerika’da Siyahların Yeniden İnşası adlı eserinde geliştirdiği “psikolojik ücret” kavramını hatırlamakta yarar vardır. Du Bois, beyaz işçilerin düşük maddi ücretlerine rağmen, siyahlara göre üstün konumda oldukları hissiyle telafi edildiklerini belirtir. Yani “psikolojik ücret”, maddi olmayan ama sınıf ilişkilerini stabilize eden bir ayrıcalık biçimidir.Ancak geç faşizm koşullarında bu mekanizma da işlev değiştirmiştir. Eskiden psikolojik ücret, rıza üretimi yoluyla sistemi stabilize ederken; geç faşizm koşullarında aynı mekanizma çöküşü yönetmenin ve krizi kontrol altında tutmanın bir aracına dönüşmüştür. Doruk direnişi ise bu mekanizmanın kırıldığı bir momenti temsil eder. İşçilerin kendilerine sunulan hiyerarşik üstünlük hissini reddederek doğrudan maddi koşullar üzerinden mücadele etmesi, psikolojik ücretin artık sistemi stabilize edemediğini ortaya koymuştur. Bu durum, geç faşizm koşullarında ideolojik telafi mekanizmalarının zayıfladığını ve yerlerini giderek doğrudan zor ve el koyma biçimlerine bıraktığını göstermiştir.

Sermaye birikimi, emek rejimi ve zamansal yönetim düzeylerinde ortaya çıkan bu dönüşüm, devlet biçimindeki daha derin bir kırılmaya işaret eder; bu kırılmanın en görünür olduğu alanlardan biri ise sendikal alandır. Bu noktada öncelikle devletin ideolojik aygıtları ile zor aygıtları arasındaki ayrımı hatırlamak gerekir. İdeolojik aygıtlar (medya, aile, okul gibi) toplumsal düzeni rıza üretimi yoluyla yeniden kuran yapılardır; bireyleri belirli özneliklere çağırır, mevcut sınıf ilişkilerini doğal ve meşru gösterir. Buna karşılık zor aygıtları (polis, yürütme, yargı gibi) doğrudan bastırır, disipline eder ve itaat üretir. Kapitalist devlette bu iki alan hiçbir zaman tamamen ayrışmış değildir; ancak neoliberal otoriter devlet biçiminde aralarında hâlâ görece bir mesafe ve işlevsel farklılaşma bulunur. Sendikalar bu yapı içinde esas olarak ideolojik aygıtların parçası olarak konumlanır. İşlevleri emek-sermaye ilişkisini temsil etmek, düzenlemek ve rıza temelinde yeniden üretmektir. İşçi mücadelesini tanınabilir, müzakere edilebilir ve yönetilebilir bir çerçeveye çekerler. Bu nedenle sarı sendikalar ile mücadeleci sendikalar arasındaki ayrım anlamlıdır: biri bu çerçeveyi sermaye lehine kapatırken, diğeri aynı sınırlar içinde çatışmayı taşır ve genişletir. Ancak her iki durumda da sendikal alan, zor aygıtının değil ideolojik aygıtın mantığıyla işler.

Geç faşizm koşullarında tam da bu ayrım aşınır. İdeolojik aygıtların zor aygıtlarından görece özerkliği azalır. Bu dönüşüm sendikal alanı doğrudan yeniden biçimlendirir. Sendikalar artık yalnızca işçileri temsil eden ve sermayeyle müzakere yürüten kurumlar olarak kalmaz; devletin genişleyen zor mimarisiyle doğrudan ya da dolaylı biçimde eklemlenen yapılara dönüşür. Böylece işçileri sermaye ve devlete karşı temsil eden kurumlar olmaktan çıkarak, devleti işçilere taşıyan aracılara evrilirler. Bu noktada mesele artık tek tek sendikaların “sarı” olup olmaması değildir. “Sarı sendika” kavramı, belirli örgütlerin işverenle açık işbirliğini ifade eden tarihsel bir kategoriye aittir; oysa bugün karşı karşıya olunan durum, tekil tercihlerle açıklanamayacak ölçüde derin bir yapısal dönüşüme işaret etmektedir. Sorun, bazı sendikaların sapmasından ziyade, sendikal alanın bütününün farklı derecelerde de olsa zor aygıtıyla eklemlenmeye zorlanmasıdır. Bu nedenle geçmişte mücadeleci olarak görülen kimi sendikaların bugünkü konumunu “sarılaşma” üzerinden açıklamak yetersiz kalır; yapılması gereken, sendikaların işlevinin dönüşümünü kavramaktır. Bu çerçevede bugün bazı sendikalar için sıkça sorulan “peki onlar nerede?” sorusu bir örgütlenme eksikliğini değil, yapısal bir boşluğu ifade eder; bu boşluk ise, mevcut yapısal çerçevenin dışında konumlanan bağımsız ve mücadeleci sendikalar tarafından doldurulmaya çalışılmaktadır.

Doruk maden işçilerinin zaferle sonuçlanan direnişi, tam da bu noktada kritik bir eşik sunmaktadır. Bu mücadele, eski sendikal mekanizmaların belirleyici olmadığı bir zeminde kazanılmış; aynı zamanda sendikal mücadelenin doğasına dair yerleşik kabulleri sarsmıştır. Ortaya çıkan temel gerçek şudur: sendikal mücadele hiçbir zaman yalnızca ekonomik değildir; özellikle geç faşizm koşullarında baştan itibaren politiktir. Çünkü ücret, çalışma ve hak talepleri artık yalnızca işvereni değil, doğrudan doğruya rejimin kendisini hedef almaktadır. İşçi hareketi içinde genellikle ekonomik mücadele bir ilk aşama, politik mücadele ise onun üzerinde yükselen bir üst aşama olarak düşünülür. Oysa Doruk direnişi, bu şemanın çöktüğünü açık biçimde göstermiştir. İşçiler ücretlerini, tazminatlarını ve çalışma koşullarını talep ederken aynı anda devletin işleyişine müdahale etmiştir. Dolayısıyla mücadele, sonradan politikleşen değil, başından itibaren politik olan bir niteliğe sahiptir. Direnişin zaferle sonuçlanmış olması bu noktayı daha da netleştirmiştir. Bu nedenle söz konusu zafer, yalnızca ekonomik bir kazanım değil, aynı zamanda politik bir kırılma momentidir. Bu durum, sendikaların rolünü de yeniden düşünmeyi zorunlu kılmaktadır. Mesele, işçilere dışarıdan bir ideoloji taşımak değil, işçilerin taleplerinde zaten var olan politikliği görünür kılmaktır.

Ve nihayet, Doruk işçileri direnişinin en belirleyici momentlerinden biri komünalleşmesidir. Direnişin başkentte gerçekleşmesi, parkta büyüyen dayanışma, farklı toplumsal kesimlerle kurulan ilişkiler, bu mücadelenin işyeri sınırlarını aşarak toplumsallaşmasını sağlamıştır. Bu durum, direnişin yalnızca görünürlük kazanmasını değil, aynı zamanda güçlenmesini de sağlamıştır. Komünalleşme burada yalnızca bir destek biçimi değildir. Bu, mücadelenin niteliğini dönüştüren bir süreçtir. Bu durum, solda uzun süredir tartışılan “sınıf mı, komün mü?” sorusunun yanıltıcı olduğunu; sınıf mücadelesinin ancak komünal genişleme içinde gerçek siyasal gücüne ulaştığını açık biçimde göstermiştir. Sonuç olarak Doruk maden işçilerinin zaferi geç faşizmin emek, sermaye ve devlet üzerinden kurduğu bütünlüklü tahakküm düzeneklerinin kırılabilir olduğunu ortaya koymuştur. Ve belki de en önemlisi, bu direniş bize şunu öğretmiştir: geç faşizm yalnızca baskıcı değil, aynı zamanda kırılgan bir rejimdir. Bu kırılganlık, mücadelenin komünalleştiği noktada açığa çıkar.

(1) Bağımsız Maden İşçileri Sendikası, Doruk Madencilik ve Yıldızlar SSS Holding Bilgi Notu,https://bagimsizmaden.org/, 19 Nisan 2026.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış