Saadet lideri Mahmut Arıkan’ın, cumhurbaşkanlığı adaylığı için açıklanacak ismin toplumda güçlü bir karşılık bulacağını belirten ifadeleri sonrası “şimdi açıklarsak Silivri’ye girmesini istemiyoruz” şeklindeki sözleri Türkiye siyasetinde muhalefetin karşı karşıya kaldığı temel açmazı çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.
Bu ifade, ilk bakışta bir siyasi espri ya da mevcut hukuk düzenine dönük dolaylı bir eleştiri gibi okunabilir. Ancak daha derin bakıldığında, muhalefetin siyasal reflekslerinde giderek yerleşik hale gelen bir savunma psikolojisinin de somut bir göstergesine dönüşmektedir. Çünkü bir siyasal aktörün henüz ismini dahi açıklamaktan çekinilmesi yalnızca ihtiyatlı davranmakla açıklanamaz; bu durum aynı zamanda siyasal alanın ne denli daraldığına ilişkin güçlü bir işareti de göstermektedir.
Türkiye’de son yıllarda oluşan siyasal atmosfer, muhalefetin birçok başlıkta kendisini savunma pozisyonunda konumlandırmasına neden oldu. Bu savunma hali zamanla bir tür iç refleks üretilmesine ve siyasal aktörlerin henüz açık bir baskı mekanizması devreye girmeden dahi olası sonuçları hesap ederek söylemlerini sınırlamasını beraberinde getirmektedir. İşte tam bu noktada “Silivri korkusu” yalnızca fiziksel bir tehdidi değil, siyasal alanı şekillendiren psikolojik bir sınırı temsil etmektedir. Muhalefetin bu sınırı kabullenmesi ise ayrı bir sorun yaratıyor. Çünkü korkunun kabul edilmesi, onun siyasal bir gerçeklik olarak normalleşmesine yol açmaktadır.
Tam da bu noktada tablo daha geniş bir soruna işaret ediyor: Bir ülkede muhalefet, nasıl bir program, hangi ilkeler ve nasıl bir ülke tahayyülü üzerinden siyaset kuracağını tartışmak yerine; adayın kim olacağını, ne zaman açıklanacağını ve hatta açıklanan adayın hapse girip girmeyeceğini konuşuyorsa, burada artık yalnızca bir strateji sorunu değil, doğrudan siyasal alanın daralması söz konusudur. Bu anti-demokratik iklim, dokunulmazlığı bulunan, siyasal tecrübesi yüksek aktörlerin dahi açık ve net konuşmak yerine “karnından konuşmasına” yol açmakta; bu durumu giderek olağanlaştırmaktadır. Sonuç olarak politika temelli siyaset geri plana itilirken, muhalefetin nasıl bir siyasal hat inşa edeceği sorusu da belirsizleşmektedir. Karnından konuşan bir muhalefetin ise topluma güven veren, yön tayin eden bir siyasal çerçeve kurması giderek zorlaşmaktadır.
Muhalefet bir yandan mevcut baskı atmosferini teşhir etmeye çalışırken, diğer yandan bu atmosferin belirlediği sınırlar içinde hareket ettiğini ilan etmiş olmaktadır. Bu çelişki kamuoyunda, muhalefetin kararlılık algısını zedelemeyi de beraberinde getirmektedir.
Meselenin diğer boyutu ise zamanlama… Türkiye’de henüz resmi seçim takvimi başlamamışken, aday tartışmalarının bu kadar erken açılması başlı başına stratejik bir problem yaratmaktadır. Çünkü siyaset sadece doğru mesajı vermek değil, o mesajı doğru anda vermektir.
Seçim atmosferinin henüz oluşmadığı bir dönemde aday isimlerinin dolaşıma sokulması, muhalefetin elindeki önemli bir kozun erken tüketilmesi anlamına da geliyor. Böyle bir durumda iktidar, aday üzerinden erkenden pozisyon alma, kamuoyu algısını şekillendirme ve gerektiğinde çeşitli baskı mekanizmalarını devreye sokma fırsatını elde etmektedir. Bu durum muhalefetin 24 yıllık AKP iktidarını ve elbette siyaset anlayışını tanımadığını da gösteren önemli bir veri olmaktadır.
Buna göre güçlü toplumsal karşılık üretme potansiyeli taşıyan aktörler, çok erken dönemde hedef haline gelebilmektedir. Bu nedenle aday meselesini seçim takvimi oluşmadan sürekli tartışmaya açmak, muhalefetin rakibine stratejik hazırlık süresi tanıması anlamına gelmektedir.
Daha da önemlisi, bu tartışma muhalefetin asıl kurması gereken gündemin önüne geçmektedir. Türkiye’nin bugün temel meselesi isimlerden çok, ekonomi, hukuk devleti, eğitim, sağlık, gelir dağılımı, kurumsal aşınma ve toplumsal adalet gibi başlıklar olmalıdır. Unutulmamalı ki seçmenin gündelik hayatını doğrudan etkilen meseleler buralarda yaşanan kriz halleridir.
Muhalefetin siyasal enerjisini bu alanlarda güçlü bir toplumsal söz üretmek yerine aday tartışmalarına yoğunlaştırması, tartışmanın eksenini daraltmaktadır.
Burada dikkat çekici bir başka nokta da meşruiyet meselesidir. Muhalefetin aday tartışmasını erken başlatması, iktidarın yeniden adaylığına ilişkin hukuki ve siyasal tartışmaları ikinci plana itebilmektedir.
Siyasal açıdan güçlü strateji, isimleri merkeze koymak değil; ilke, program ve toplumsal vizyon üzerinden ortak bir çerçeve kurabilmektir. Toplumda güven yaratan şey yalnızca karizmatik bir aday değil, o adayın temsil ettiği siyasal aklın inandırıcılığıdır.
Mahmut Arıkan’ın sözleri bu açıdan önemli bir işaret niteliğindedir. Bu açıklama, muhalefetin hem baskı atmosferini fark ettiğini hem de henüz bu atmosferi aşacak yeni bir siyasal dil üretmekte zorlandığını gösteriyor.
Türkiye muhalefetinin önündeki temel mesele “aday kim olacak?” sorusundan çok daha derin bir yerde durmaktadır. Asıl mesele, siyasetin korku eşiklerine göre mi yoksa toplumsal ihtiyaçlara göre mi kurulacağıdır. Çünkü adayın kim olduğundan önce, o adayın hangi siyasal iklimde konuşabildiği ve neyi temsil ettiği belirleyicidir. Eğer bir ülkede muhalefet, henüz ilan edilmemiş bir ismin dahi başına gelebilecekleri hesap ederek siyaset yapıyorsa, sorun yalnızca iktidarın baskı kapasitesi değil, aynı zamanda bu baskının içselleştirilmiş olmasıdır. Tam da bu yüzden Türkiye’de muhalefetin ihtiyacı olan şey yeni bir adaydan önce, korkuyu siyasetin merkezinden çıkaracak yeni bir siyasal cesarettir. Çünkü korkunun sınırlarını kabul ederek kurulan hiçbir siyaset, o sınırları aşacak bir gelecek inşa edemeyecektir.
***
Kapak Resmi: Jacques-Louis David – "Sokrates'in Ölümü"
Yorumlar (0)