Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

Bizden Öncekilerin Bize Anlattıkları ve Öğrendiklerimiz

Annem, babam, ebem (Selnaz garı) ve büyüklerin bize anlattıklarını hiç unutmuyorum. Küçükken Selnaz ebemle pınardan (çeşme) su almaya giderdik. Pınara giderken evimizin önünden geçen dereden akan suyun üzerinden atlarken ebem, “Bismillah, bismillah,” diye besmele çekerek atlıyordu. Ebem ne yaparsa biz de aynısını yapıyorduk.

Bizden Öncekilerin Bize Anlattıkları ve Öğrendiklerimiz

Su içerken ebem bize “Ya Hüseyin deyin,” derdi. Bize neden su içerken "Ya Hüseyin" denildiğini anlatırdı. Hz. Hüseyin, Kerbelâ çölünde Fırat Nehri kenarında Yezid’in ordusu tarafından durdurulunca Yezid’in askerleri Hüseyin’in ailesine su vermezmiş. Hüseyin’in ailesinin ve susuz çocukların karşısında suyu yukarıdan aşağı toprağa dökerlermiş. Susuz çocuklar, yaşlılar ve kadınlar; Yezid’in askerlerine bakınca susuzlukları kat kat artarmış.

Ebem, “Suyu kana kana (durup durup) içmeyin. Yezid, Hüseyin’in ailesinin karşısında kerç yaparmış (nispet yaparmış). Siz suyu kafanıza bir dikişte içip bitirin, tekrarlamayın,” derdi. “Su içene yılan bile dokunmaz,” derdi ebem. Bir yaşlı ya da herhangi bir insan birinden su istediği zaman, suyu getiren kişi suyu verdiği insan suyu içene kadar bekler. Bu gelenekler; çok acı yaşanmışlıkların bir anını ve anımsamasını da hatırlatmak için gelenekleşmiş.

Ebem “Yezid’e lanet!” derdi, biz de derdik. Ebeme, “Ebe, niye suyun üstünden atlarken Bismillah diyerek geçiyorsun?” diye sordum. “Oğlum su canlıdır, onun da canı vardır. Su bizim için çok kutsaldır. Suya kötülük yapmak; tükürmek, pislemek, işemek, kirletmek çok günahtır. Su, ateş (ısı, güneş), hava, toprak bizim için en kutsal dört ana sırdır (dört ana unsur),” derdi. Bu dünyanın ve canlıların yaşamının bu dört anasırdan ibaret olduğunu, dünyayı ve bütün kâinatı yaratanın bu dört anasır olduğunu söylerdi.

Bu dört nesne bizim en kutsalımızdır. Ateşe, köze su dökülmez; hem ateş küser hem de su incinir. Onların canını incitmek bize kötü sonuçlar getirir derdi. Yanan ateş kendi kendine sönüp bitene kadar bir şey yapılmazdı. Usta, ulu âşıklar deyişlerinde dört anasırı her zaman en iyi şekilde işlemişlerdir. Âşık Veysel bu kadim felsefeyi; en güzel ve doğal haliyle, hiç sloganlaştırmadan anlatan en iyi örnektir:

“Benim sadık yârim kara topraktır.”

“Esti bahar yeli karlar eridi.”

Evde büyüklerimiz bize her gün tembih ederlerdi: “Aman yavrularım, kimsenin bir yaş dalını kırmayın; ağacına, fidanına, hiçbir komşunun malına zarar vermeyin. Oturduğunuz kilimin ibiğini (ucunu) kesmeyin. Duvarından bir daş düşürmeyin, aman ha! Kimsenin bir şeyini alıp eve getirmeyin. Başkasının malı, haceti bizim evimize izinsiz girmesin. Hırsızlık bize gelmez, biz öyle şeylere perhiziz. Birinin malını evimize getirip malsınırsanız (sahiplenirseniz), bizden onun on katı çıkar. Ya camızımız, öküzümüz ölür ya da aileden birisi...” diye bize her gün öğüt verirlerdi.

Biz bu öğütlere muhakkak uyardık. Birinin bir şeyini almanın, çalmanın bize yakışmayacağını; bunun bize daha büyük kayıplar verip evden birinin öleceği fikri aklımızdan çıkmaz, kulağımıza küpe olurdu. Abim, Temecikli Âşık Hasan’ın (Hasan Hüseyin Özdemir) kısa bir hikâyesini anlatmıştı:

Âşık Hasan’ın bir gün bir öküzü ölür. Âşık Hasan kendinden öyle emin ki: “Benim bu dünyada tek bir canlıya karşı zorum, zorbalığım, kötülüğüm dokunmadı ve dokunmaz da. Ben hiç kimseyi, canlıyı kötü, düşman görmedim. Benden ağrıyıp incinen bir canlı olmadı, olamaz da. Ben kime ne yapmış olabilirim ki benim öküzüm ölsün? Hayır, benim öküzüm ölmez,” diye kendi kendine düşünüp bir süre bu ölümü kabullenememiş.

Sabah erkenden Âşık Hasan bütün çocuklarını dışarı çağırır ve sıraya dizer: “Söyleyin bakalım, siz hangi komşuya zarar verdiniz? Kimin taşını düşürüp duvarını yıktınız? Kimin ekinine zarar verdiniz? Kime ne yaptınız, söyleyin bakalım!” Böyle bir aile kültürü almış bir birey, çocuk, büyüdüğünde nasıl birisi olur? “Yoğurdu üfleyerek yemek” sözü, işte böyle olayların sonucudur.

Cemlerde dede ve Kırklar Meydanı'na oturan büyükler; tarihten, dinî konulardan anlatıp misaller verirlerdi. Cemde dede: Abdal Musa’nın ağır kış koşullarında torbasına yulaf, arpa, buğday koyup dağdaki geyiklere götürdüğünü; onları bu ağır kış koşullarında kıtlığa, açlığa karşı beslediğini anlatırdı. Çok kar yağınca geyikler yiyecek bulamazlarmış; Abdal Musa geyiklerin dermanına yetişirmiş.

Abdal Musa’nın öğrencisi Kaygusuz Abdal (Gaybi), Abdal Musa’ya; “Pirim sen yaşlısın, geyiklere bu yemleri ben götüreyim,” der. Kaygusuz sırtına arpa, buğday torbasını alıp dağa, ormanlık alana gider. Geyiklere “Gelin size yiyecek getirdim,” diye torbasındakileri döker. Geyikler Gaybi’den ürker ve korkup kaçarlar. Gaybi pirine gelip bunu anlatınca: “Sen onlara ok attın, o ok bana saplandı; geyikler bunu unutmamış, unutmazlar,” der.

Abdal Musa, Gaybi’ye; “Sen bu yola gireceksen oku, yayı, silahını bırakıp bir daha eline almayacaksın,” der. Yola girecek olanlar cana kıyıcı olmayacak diye avcıyı yola (tarikata) almazlar. Avcı cemlere giremez. Cemlerde bu misal, cem ahalisine en iyi anlayacakları şekliyle anlatılırdı. Bu anlatılar bizim için darda, zorda kalan her türlü canlının iyi insanların yardımına muhtaç olduğunu zihnimize kazırdı.

Ebem, “Cemde dara duracağıma, darağacına asılayım,” derdi. Bir köyde bir insan dara çekilip düşkün edilince bütün köylü ona ters dönüp yabancı olur ve düşkün yok sayılır. Hiç kimse onun selamını almaz, ona selam vermez. Ateş alıp ateş vermez. Hiç kimse bir işine yardım etmez. Davarı, malı köyün çobanına katılmaz. Kardeşi, çocukları bile ona yaklaşmaz. Düşkün biri için iki seçenek kalır: Ya intihar edecektir ya da o köyü terk edip çok uzak bir diyara gidip oralarda yaşayacaktır.

Eskiden tarlaya tohum ekerken son kalan tohumları, “Bu da kurdun, kuşun hakkı,” diyerek tarlaya değil, boş (boz) yerlere atarlardı. Tarlanın dışına çıkıp dua eder gibi o buğdayları saçarlardı. Dağdaki kurdun, kuşun da bizde hakkı olduğunu bize büyüklerimiz böyle anlatırdı. Harman zamanı harmana gelen yabani kuşların yemeleri için harmandan uzaklaşırlardı, kuşlar hakkını alsın diye.

Çok eski inançlardan kalan, nereden ve hangi kültürden alındığı bile bilinmeyen çok ilkel inançlar da vardı. Buna özellikle yaşlılar ve köylüler inanır, o inancı devam ettirirlerdi. “Kurt ağzı bağlamak” diye çok anlamsız, ilkel bir inancı hâlen yapar ve buna inanırlardı. Köyde bu konularda yetişmiş "hoca", "molla" dedikleri insanlar; dağdaki çobanın yaydığı koyunlarını kurt yemesin diye köylüye kurt ağzı bağlatırlardı. Kurt ağzı bağlayan insanlara gidip bir ip, bir çakı gibi bir şeyi bağlatırlar; kurt ağzı bağlayan kişi de kurdun koyunu yememesi için bir sürü dua ederdi. Bu işlemle kurtların ağzının bağlanıp koyunları yiyemediklerine inanılırdı.

Bazı köylerde, “Falanca dede kurt ağzı bağlanmasına karşı çıkıp kurt ağzı bağlatmayı yasaklamış,” diye dedeyi överek anlatırlardı. Kurt ağzı bağlatmaya karşı olan dedenin; dağdaki kurdun, uçan kuşun, yerdeki karıncanın bizde hakkı var dediğini anlatırlardı. “Biz o hayvanların da hakkı olan Hakk'ın topraklarını kendi nefsimiz için ekip biçiyoruz. Bu topraklarda bütün canlıların; börtü böceğin, kurdun kuşun hakkı var. Kurdun ağzını bağlayarak hem kurdun rızkını yiyip hem de onun aç kalmasına neden oluyoruz,” diye anlatılırdı.

Emlek köylerinde Alevi, Sünni, Çeçen ve Çerkez köyleri karışıktır. İki Çeçen kardeş, bir Alevi köyünden bir inek çalarlar. Bu iki Çeçen kardeş evli olup iki ayrı hanede, ana ve babalarıyla aynı avluda, üç ayrı evde otururlarmış. İki kardeş avlu içinde çaldıkları ineği kesmişler, ikiye bölüp paylaşacaklarmış. Babaları da çocuklarının yanına gelip onları izliyormuş. Baba ikide bir salavat getirip dualar okuyarak çocuklarına öğütler veriyormuş: “Aman yavrularım, aman ha aman! Yukarıda Allah var. Sakın ola ki birbirinize hak geçmesin; bizde hak yemek dinen en büyük günah sayılır. Aman ha aman, bu bölüşmede sakın birbirinize hak geçmesin, haramdan sakının.”

Baba çocukların başında dönüp onları seyrederek birbirlerinin hakkını yememeleri için devamlı uyarıyormuş. Kızılbaşın ineğini yemeyi "hak yemek" olarak görmeyen bir dinî anlayışla, en büyük kul hakkını yedikleri akıllarına bile gelmiyor.

Peki, bu hak nedir? Bizim yaşlılar her zaman “Hak” derler. Dedeler cemlerde Hak diye çağırırlardı. “Hak beni ademde” diye bütün yaşlı bilgeler, dedeler insanı Hak bilirlerdi. Daimi bir deyişinde “İnsan Hak'ta, Hak insanda,” der. İnsanı Tanrı katında görüp tanrılaştırmak nasıl bir anlayıştır? Bu, ilk önce Hallâc-ı Mansûr’un “Enel Hak (Ben Hakk'ım), Hak bende, Hak'la doluyum,” gibi tabirleriyle anlatılır. Hak nedir? Kimdir? Hak yaratan mıdır; Tanrı, Rab, Allah mıdır?

Cemlerde ve evlerde büyükler “Hak” derdi, Hak bilirlerdi. “Hakk'ı insanda görmeyen kördür,” derlerdi. Hak; insanın tanrısal niteliklerle dolması ve donanmasıdır denilirdi. Acırlıoğlu Dede, “Hak katına çıkamayan insan kâmil insan değildir; o sadece bir nefis ve cesettir,” derdi. Hak katına ancak kâmil insan çıkabilirmiş. Kâmil insan; kendini yenmiş, kendini aşmış, ölmeden önce ölmüş insandır ve Hak katına layıktır denilirdi. İnsan (adem) Tanrı'nın yeryüzündeki görünümüdür derlerdi. “Ali, ‘Ben görmediğim Allah'a inanmam,’ dermiş,” diye de eklerlerdi.

Hacı Bektaş Veli’yi tasvir eden o ünlü resmi her insan çözemez diye dedeler ve Kırklar Meydanı'ndaki bilgeler konuşup anlatırlardı. Hacı Bektaş’ın bir kucağındaki aslan, diğer kucağındaki ceylan çok önemli bir felsefeyi anlatırmış. İnsanoğlunda iki ayrı öz, tabiat ve düşünce vardır denilirdi. Biri iyi biri kötü, biri nefis biri akıl, biri sevgi ve barış biri kavga ve hırs diye açıklanırdı. Aslan insandaki kötülüğü, nefsi, hırsı ve kavgayı temsil edermiş; ceylan ise aklı, sağduyuyu, barışı, sevgi ve ruhu temsil edermiş. Akıl hırsa, nefse ve kavgaya galip gelip aklın yoluna giden doğru yolu bulurmuş. Hacı Bektaş aklı ve nefsi barıştırıp aynı ortamda barışık yaşamayı savunur.

Hacı Bektaş, devleti olmayan sivil bir devlet kurmuş. Kendisi Horasan’da İsmaili öğretisiyle yetişse de Anadolu’da hiyerarşik bir yapı olmayan; tamamen rızalığa dayanan; askersiz, silahsız, otoritesiz bir sivil yapı kurmuş. Kendi içinde yürütmesi, yargısı, yasası olan, gönüllülüğe dayalı bir yapı. Ne gizli ne kapalı ama sırlarla dolu, gizemli bir yapı. Din, mezhep, millet ve cinsiyet ayrımcılığını lanetleyen; 72 milleti bir gören, doğa kanunlarına sadık bir düşünce... Savaşsız, kavgasız, sevgiyle, barışla örülen bir dünya tarif edilmiş. En büyük hayalleri; parayla alınıp satılmayan, gönüllü rızalıkla yaşam bulan “Rıza Şehri”.

Bu düşüncenin Mani inancının bir felsefesi olduğunu ben yıllar sonra öğrendim. Demek ki bizim inançlarımız çok eski din, felsefe ve inançlardan etkilenmiş. Maniheizmde ikicilik (dualizm) hâkimdir. İnsan bedeni iyi-kötü, aydınlık-karanlık diye tarif edilir. İnsan bedeni kötülüğü, ruhu ise iyiliği temsil eder. Ruh ve beden devamlı birbiriyle savaş halindedir. İnsan kendi bedenine akılla hâkim olmaz ise o insan kötülüklere, nefse yenilmiş kötü insan olur. İnsan bedenine akılla, bilgiyle hâkim olursa o beden nurlanmış kâmil insana dönüşür. İnsan bedeninden akıl, bilgi, sevgi yok olursa o beden sadece bir ceset olarak karanlıkta (zulmette) kalır. Ruh, yani bedenindeki aklı temsil eden iyilik bedenden ayrılırsa beden sadece bir ceset, boş bir kovan olarak kalır.

Mani inancında ruh bir bedenden göçüp başka bir zamanda başka bir bedende var olur. Bu ruh göçüne (tenasüh) inanan insan toplulukları yeryüzünde varlıklarını hâlen sürdürüyorlar. Hz. Ali’nin ruhunun Hacı Bektaş’a geçtiğine inananlar; “Ali idi Veli oldu,” diyerek ruh göçüne inanırlar. İsevîlik, Maniheizm, Mazdekçilik ve İslam; Yahudilikten kopan inançlardır.

Mani, Tanrı'nın başında ışıktan bir taç olduğunu söyler. Işık; nur, aydınlık, bilgi demektir. Mani inancındaki din adamları kendilerini “Işıkçı, ışık insanları” olarak tarif ederler. Anadolu’da da kendilerini "Işıkçılar" diye tanımlayan gruplar var. Mani inancının, Yahudilik gibi on emri bulunur. Mabedi kilisedir. Mani inancının 5 emri ve 3 mührü vardır.

5 Emir: Oruç, dua, sadaka (yardımlaşma, paylaşım), mala mülke önem vermemek, fakirlik, alçak gönüllülük (mütevazı olmak) ve mülksüzlük.

3 Mühür:

  1. Ağzı mühürlemek:Her türlü kötü sözden, küfürden uzak durmak.
  2. Eli mühürlemek:Hırsızlık, haram ve haksız kazançtan kaçınmak. Hiçbir canlıyı öldürmemek (av yasaktır, et yenmez).
  3. Beli mühürlemek (Ele, bele, dile sahip olmak):Şehvet ve hırs duygularını, benliği ve nefsi kontrol etmek. Suya, ateşe eziyet etmemek ve suyu kirletmemek. Ateşi söndürmek için su dökülmesi hem suya hem ateşe eziyettir.

Mazdek, İranlı Zerdüşt din adamı olup Mani inancının devamıdır. Mazdek insan eşitliğini savunur. Hava, su, ateş ve toprakta olduğu gibi her şeyin eşit paylaşılması gerektiğini söyler. Yeryüzü ve topraklar, bütün insanların ortak yararına açık olan bir yaşam alanıdır. Çalışan geçinir, üreten emeğinin karşılığını alır. Kimse kimseyi baskı altına alamaz. Kadın erkeğin tutsağı veya malı değil, özgür bir insandır.

Mazdekiler "muhammere" (kırmızı giyenler) olarak bilinir. Mazdekiler büyük bir isyan başlatırlar. Sasani İmparatoru Kavad, isyanı durdurmak için kendi karısını Mazdek’e gönderir. Halk arasında hakaret amaçlı kullanılan “gavat” kelimesi buradan gelir. Mazdek, Kavad’ın parayla tuttuğu Türk Ak Hunlarca katledilir. Mazdek hareketini Mazdek’in karısı Hürrem Binti Kade devam ettirir. Hürrem, Rey bölgesine geçip davayı orada yayar. Babek Hürremiye hareketi adını Mazdek’in eşi Hürrem’den alır.

Küçüklüğümüzden beri dinlediğimiz hikâyeler; dedelerimizin, yaşlıların anlattığı her şey, geçmiş halkların gerçek yaşamlarından hikâyeleştirilen alıntılar olduğunu böylece öğrenmiş oluyoruz. Bütün batıni inanış ve felsefelerin ortak yanı, gerçeğin gerçekçi bir tarzla hikâyeleştirilip geleceğe aktarılmasıdır.

Yazar Yusuf Aydın

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış