Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
Anamız çay demliyor ya güzel günlere
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yanyana geliyor ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz

Cemal Süreya

İklim Krizinin de Sınıfı Var: COP31, Halkların İklim Zirvesi ve Sendikalar

Sendikalar açısından mesele ekoloji komisyonu kurup yılda birkaç açıklama yayımlamaktan daha büyük. Aşırı sıcaklarda çalışma sınırları, temiz suya erişim, afetlerde ücretli izin, güvenli ve erişilebilir tahliye planları toplu sözleşme konusu olabilir. Enerji, su, ulaşım ve barınma politikaları sendikal mücadelenin dışında sayılamaz. Çünkü enflasyonun altında ücret artışı alıp kiraya, elektriğe, suya, ulaşıma ve gıdaya daha fazlasını ödüyorsak yalnız bordroyu konuşarak hayatımızı savunamayız.

İklim Krizinin de Sınıfı Var: COP31, Halkların İklim Zirvesi ve Sendikalar

Yüksek katlı, cam cepheli, pencereleri açılmayan bir binada çalışıyorum. Yazın klimayla soğuyor, kışın yine klimayla ısınıyoruz. Klimalar da sık sık arıza veriyor. Pencereler açılmadığı için o noktadan sonra iklimlendirme sistemiyle değil, kaderle baş başa kalıyoruz. Yangın çıksa ne yapacağımı bilmiyorum; çünkü yangın merdivenimiz yok. Asansörler sık sık arızalanıyor, bazen kendilerini -2. kata bırakıyorlar. İnsan işe giderken asansörle kurduğu ilişkinin bu kadar maceralı olmasını beklemiyor haliyle…

Ağustos ayındayız. Geçenlerde hava 36 dereceyken başkentte sular kesildi, çalıştığımız kamu binasında gün boyu susuz kaldık. Tuvaletler kullanılamadı ama mesai devam etti. Su olmayabilir, hava nefes alınmayacak kadar sıcak olabilir; mesainin kendisi neredeyse bir doğa yasası. İş sağlığı ve güvenliğinin yasası var. Hayatımızdaki karşılığı biraz daha karışık. Bir keresinde üzerime dolap düştü. Dolabı kaldırdık, yerine koyduk, çalışmaya devam ettik. O sırada bunu çok tuhaf da bulmamıştık galiba. Olmaması gereken bir şey yeterince sık olunca olağan görünmeye başlıyor.

Üstelik bunlar bizim binaya özgü değil. Sendikal faaliyet nedeniyle işyerlerini geziyoruz. Kurum değişiyor, bina değişiyor, manzara pek değişmiyor: klimasız ya da doğru düzgün havalandırılmayan odalar, bakımsız binalar, yetersiz güvenlik önlemleri… Farelerle gündeme gelen vergi daireleri bile oldu. Kamu hizmetinin niteliği üzerine uzun uzun konuşulan bir ülkede, o hizmeti üretenlerin hangi koşullarda çalıştığı nedense aynı ölçüde merak edilmiyor.

Şimdi bütün bunları iklim krizinin üzerine yıkmayalım. Haksızlık olur. Ben çalışma hayatım boyunca “insanca çalışma koşulları” denilen şeyi zaten pek az gördüm. İklim krizi yangın merdivenini ortadan kaldırmadı, dolabı duvara sabitlemeyi unutmadı, iş sağlığı ve güvenliğini kâğıt üzerinde bırakmadı. Bunlar düpedüz siyasal tercihler. İklim krizi başka bir şey yapıyor: Zaten kötü olan koşulları daha ağır ve daha tehlikeli hale getiriyor.

Bir de bize sık sık “imkânlar ölçüsünde” deniyor. İmkân meselesi açılınca insan ister istemez etrafına bakıyor. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda çalışan memurların çalışma koşullarını görmedim ama bizimki gibi olduğunu düşünmekte zorlanıyorum. 36 derecede “klima çalışacak mı”, su kesildiğinde “tuvaleti nasıl kullanacağız” diye düşündüklerini pek sanmıyorum. Yanılıyorsam söyleyin lütfen. Demek ki mesele yalnız kaynak yokluğu değil, kaynağın nereye ve kimin için ayrıldığı. Bütçe biraz da budur zaten: rakamlarla yazılmış bir öncelikler listesi. Kime ihtişam, kime tasarruf; kime konfor, kime “idare edin”.

Üstelik bütün bunlar toplu sözleşme gereği enflasyon oranından daha düşük zam aldığımız bir dönemde oluyor. Zam aldığımız söyleniyor ama markette, kirada, ulaşımda, faturada karşılığı büyük bir kayıp. Bu yüzden ek zam, insanca ücret, vergide adalet, güvenceli çalışma ve grevli toplu pazarlık hakkı istiyoruz. Bunun iklimle ne ilgisi var? Sandığımızdan fazla. Kuraklık gıda fiyatına, enerji politikası faturaya, su politikası bir gün işyerinde akmayan musluğa dönüşüyor. Aşırı sıcak çalışma koşulu oluyor. Kötü kentleşme barınmayı, ulaşımı ve sağlığımızı belirliyor. Biz bunlara ayrı ayrı “ücret sorunu”, “barınma sorunu”, “çevre sorunu” diyoruz. Hayat bizim dosyalama sistemimize pek uymuyor.

Üstelik aynı krizi herkes aynı yaşamıyor. Birinin evi iyi yalıtılmış, arabası klimalı, işi uzaktan çalışmaya uygundur. Diğeri toplu taşımayla işe gider, bütün gün güneşin altında ya da havalandırması olmayan bir yerde çalışır. Termometre ikisi için de 36 dereceyi gösterir ama 36 derece aynı 36 derece değildir. Sınıf biraz da budur: Aynı dünyada yaşayıp aynı dünyaya maruz kalmamak. İklim krizinin yükü de toplumda zaten daha az gelire, daha güvencesiz işe ve daha az söz hakkına sahip olanların üzerine daha ağır biniyor. Kadınların bakım yükü artıyor; göçmenler ve güvencesiz çalışanlar daha riskli koşullara itiliyor; engelli çalışanlar için erişilebilirlik ve güvenli tahliye gibi zaten çözülmemiş meseleler afet anlarında hayati hale geliyor.

O yüzden “iklim hepimizin meselesi” cümlesine küçük bir şerh düşmek gerekiyor. Evet, hepimizin meselesi. Ama hepimizin sorumluluğu aynı olmadığı gibi ödediği bedel de aynı değil. Bir emekçinin işe giderken bindiği otobüsle özel jeti aynı “karbon ayak izi” hesabına koyup sonra ikisine de daha kısa duş almasını tavsiye etmek, iklim politikasından çok iyi düşünülmüş bir sorumluluk dağıtma yöntemi. Musluğu kapatalım elbette. Ama madenlerin, fabrikaların ve enerji şirketlerinin musluğunu kimin açık bıraktığını da konuşalım. Çünkü iklim krizini yalnız bireysel tercihlere indirgediğimiz anda önce sınıf, hemen arkasından sermaye ortadan kayboluyor. Geriye pipet kullanırken vicdan azabı çeken insanlar kalıyor.

Oysa mesele nasıl ürettiğimizle, neyi ürettiğimizle, kimin için ürettiğimizle; toprağı, suyu, enerjiyi ve emeği nasıl kullandığımızla ilgili. Tam burada emek mücadelesiyle ekoloji mücadelesinin yolları kesişiyor. Çünkü kapitalizm emeğe ne yapıyorsa doğaya da benzerini yapıyor: kullanıyor, ucuzlatıyor, tüketiyor. Emekçinin zamanı maliyet, orman hammadde, nehir kaynak, dağ maden sahası, hayvan üretim birimi oluyor. İnsan da zaten “insan kaynağı”. Dil bazen düzeni bizden daha açık anlatıyor.

Bu yüzden yaşamı savunmak da sınıf meselesidir. Üstelik doğayı yalnız bize yaradığı için savunmuyoruz. Bir derenin değeri yalnız bize su sağladığı için, bir ormanın değeri yalnız havamızı temizlediği için yok. Doğanın kendi varoluş hakkı, hayvanların yaşam ve özgürlük hakları var. Sömürüyü tartışıyorsak yalnız pastanın nasıl bölüşüldüğünü değil, neyin ve kimin sömürülebilir sayıldığını da tartışmalıyız.

Burada yıllardır önümüze konulan “ya iş ya çevre” ikiliği de dağılıyor. Bir işçiye “doğa için işinden vazgeç” diyemeyiz. Bir şirkete de “istihdam yaratıyorum” diye dağı delme, suyu zehirleme, ormanı yok etme hakkı veremeyiz. Ya işsiz kalacaksın ya zehirleneceksin. Böyle bir seçenek olmak zorunda değil. Adil geçiş tam olarak bunun için gerekli: fosil sektörlerden çıkılırken çalışanların gelirinin, güvencesinin ve söz hakkının korunması. İşçiler dönüşümün ikna edilecek nesneleri değil, özneleri olmalı.

Bütün bunlara kimin karar verdiği sorusu ise bizi COP31’e getiriyor. Uluslararası iklim müzakerelerine ihtiyacımız var. Sorun devletlerin aynı masaya oturması değil; o masadaki güç ilişkileri. Tarihsel olarak atmosferi en fazla kirletenlerle iklim krizinin sonuçlarını en ağır yaşayanlar aynı güçle konuşmuyor. Biz sendikacılar bunu çok iyi biliriz. Patronla emekçi aynı masada oturdu diye eşit olmaz.

Bir de artık her şey “yeşil”: yeşil büyüme, yeşil finans, yeşil yatırım, yeşil dönüşüm… Kapitalizm renk değiştirmeyi sistem değiştirmekten daha çok seviyor. Fosil yakıtlardan çıkmak zorundayız. Ama kömürün yerine lityumu koyup başka coğrafyaların suyunu, toprağını ve emeğini tüketiyorsak yalnız tabelanın rengini değiştirmiş olabiliriz. Mesele sadece enerjinin kaynağı değil; neyi, ne kadar, kimin için ürettiğimiz.

Halkların İklim Zirvesi fikri benim için tam burada anlam kazanıyor. En kısa haliyle, hakkında karar verilenlerin kendi sözünü kurma çabası. COP31’e giderken emek örgütlerini, ekoloji mücadelelerini, kadınları+, gençleri, hak örgütlerini, yerel mücadeleleri, bilim insanlarını ve yaşam savunucularını ortak bir iklim adaleti zemininde buluşturma arayışı. Çünkü iklim krizinin kendisi bizim mücadele başlıklarımıza pek saygı göstermiyor. Kuraklık “ben ekolojinin konusuyum” demiyor; gıda fiyatı sendikanın kapısında durmuyor. Orman yandığında yalnız ağaçlar yanmıyor.

Biz ise emek burada, ekoloji şurada, kadın mücadelesi başka yerde, hayvan hakları, engelli hakları, kent hakkı başka yerde diye düşünmeye alışmışız. Sanki hayat bizim toplantı gündemlerimizdeki gibi maddeler halinde ilerliyormuş gibi. Belki yapılması gereken birbirimizin mücadelesine misafir olmak değil, birbirimizin meselesini biraz da kendi meselemiz haline getirmek.

Sendikalar açısından da mesele ekoloji komisyonu kurup yılda birkaç açıklama yayımlamaktan daha büyük. Aşırı sıcaklarda çalışma sınırları, temiz suya erişim, afetlerde ücretli izin, güvenli ve erişilebilir tahliye planları toplu sözleşme konusu olabilir. Enerji, su, ulaşım ve barınma politikaları sendikal mücadelenin dışında sayılamaz. Çünkü enflasyonun altında ücret artışı alıp kiraya, elektriğe, suya, ulaşıma ve gıdaya daha fazlasını ödüyorsak yalnız bordroyu konuşarak hayatımızı savunamayız.

Vergide adalet talebiyle kirleten şirketlere verilen teşvikleri sorgulamak birbirinden uzak değildir. Güvenceli çalışma talebiyle adil geçiş arasında da uçurum yoktur. Grevli toplu pazarlık hakkıyla ekolojik dönüşümde emekçilerin söz sahibi olması aynı demokratik damardan beslenir. Belki sınıf mücadelesini biraz daha geniş düşünmenin zamanı: işyerinden mahalleye, dereye, ormana, sofraya, kente uzanan; ücret hakkıyla su hakkını, iş güvencesiyle yaşam hakkını birbirinin rakibi değil aynı hayatın parçaları olarak gören bir sınıf siyaseti.

Sendikal hareketin elinde iklim mücadelesinin çok ihtiyaç duyduğu eski bir bilgi var: Tek başımıza değiştiremediğimiz koşulları birlikte değiştirebileceğimiz bilgisi.

COP31 yapılacak. Devletler konuşacak. Şirketler hedeflerini açıklayacak. Büyük salonlarda geleceğimiz üzerine çok ciddi sunumlar gösterilecek. Bizim sorumuz daha basit: O gelecek kimin?

Belki cevabı bir işyerinde “bu sıcakta çalışmıyoruz” diyenlerin yan yana gelmesinde, “bu su bizim” diyen bir köyde, bir ormanın önünde tutulan nöbette, bakım yükünün kader olmadığını söyleyen kadınlarda, bir hayvanın yaşamının şirket bilançosundan daha değersiz olmadığını savunanlarda aranmalı. Ve birbirinden ayrı görünen bütün bu itirazların birbirini tanımasında.

Çünkü iklim değişiyor. Kapitalizm ise kendiliğinden değişmeye pek niyetli görünmüyor.

Peki sendikalar?

Umarım.

Ama umut etmekle yetinecek kadar vaktimiz olduğunu sanmıyorum.

***

Kapak Fotoğrafı: Mehmet Onur Yılmaz / Düden Gölü, Kulu, Konya - Ağustos 2026

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış