Marksist literatürde doğa meselesinin bütünüyle ihmal edildiğini söylemek doğru değil. Özellikle John Bellamy Foster’ınyeniden gündeme taşıdığı “metabolikyarılma” kavramı, Marx’ın insan ile doğa arasındaki madde ve enerji alışverişini kapitalizmin kopardığını gösterir. Kapitalizm, toprağın besin döngüsünü kırar; kırdan kente taşınan besin, atık olarak geri dönmez; toprak yoksullaşır, kent zehirlenir. Bu yalnızca ekolojik bir sorun değil, tarihsel bir kopuştur.
Ancak mesele burada bitmez. Çünkü sorun sadece kapitalizmin “kötü yönetimi” değildir; sorun, büyüme ve kalkınma fikrinin kendisidir. Reel sosyalizm deneyimleri de doğayla uyumlu bir üretim rejimi kurmakta başarısız oldu. SSCB’nin Aral Gölü’nü kurutan pamuk politikası, nükleer üretim merkezlerinin yarattığı ekolojik felaketler, merkezi planlamanın doğayı teknik bir nesneye indirgemesi… Bütün bunlar gösterdi ki devletçi kalkınma da doğayı tahakküm altına alabiliyor. James C. Scott’ın işaret ettiği gibi, modern devlet doğayı “okunabilir” ve “yönetilebilir” kılmak isterken onu basitleştirir, tek tipleştirir ve çoğu zaman yok eder.
Demek ki mesele yalnızca özel mülkiyet değildir; mesele, doğayı sınırsız bir hammadde deposu olarak gören uygarlık paradigmasıdır. Bu paradigmakapitalizmde piyasa üzerinden, sosyalizmde plan üzerinden işleyebilir. Her iki durumda da doğa, kendinde bir varlık değil; üretimin girdisi olarak konumlanır.
Bugün ekolojik yıkımın ulaştığı aşama, yeni bir gerçeği daha açığa çıkarıyor: Doğa tahribatı artık yalnızca bir sonuç değil, aynı zamanda birikim stratejisidir. Sel felaketleri, yangınlar, kuraklık, sigorta piyasalarını büyütür; karbon ticareti yeni finansal enstrümanlar üretir; “yeşil dönüşüm” adı altında devasa teşvik paketleri oluşturulur. Kriz, sermayenin yeni dolaşım alanına dönüşür.
Daha ileri gidenler ise kapitalizmi yalnızca bir ekonomik sistem değil, bir “dünya-ekolojisi” olarak okur. Jason W. Moore, “Anthropocene” yerine “Capitalocene” kavramını önerir. Sorun “insanlık çağı” değildir; sorun belirli bir tarihsel üretim tarzının gezegenle kurduğu ilişkidir. Doğanın “ucuz” emek ve “ucuz” hammadde olarak örgütlenmesi, kapitalist dünya-sisteminin kurucu koşuludur. Ucuz doğa bittiğinde kriz başlar.
Tam da burada sınıf çelişkisi yeniden düşünülmelidir. Çünkü proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadele, çoğu zaman büyümenin paylaşımı üzerinden yürür: Daha fazla ücret, daha fazla üretim, daha fazla tüketim. Oysa büyümenin kendisi ekolojik sınırları zorladığında, sınıf mücadelesinin dili de dönüşmek zorundadır. Aksi halde emek de, sermaye de aynı kalkınma mantığının iki tarafı olarak kalır.
Bugün temel çelişkiyi üçlü bir düzlemde okumak gerekiyor:
1. İnsan ile doğa arasındaki metabolikyarılma
2. Devletin doğayı teknik bir nesneye indirgeme eğilimi
3. Sermayenin krizleri yeni birikim alanına dönüştürme kapasitesi
Bu üçlü yapı, toplum ile doğa arasında bir abluka yaratıyor. Doğa tahribatı arttıkça, geleceğin emek ve para harcamaları da artıyor; yani bugünün yıkımı, yarının finansal değerine dönüşüyor. Karbon piyasaları, sigorta sistemleri, risk türevleri… Reel ekonomiden kopuk görünen finansal genişleme aslında ekolojik yıkımın gölgesinde serpiliyor. Doğa parçalandıkça, finansallaşma büyüyor.
Bu tablo karşısında ekolojik bir siyaset, yalnızca çevre korumacılığı değildir. Mesele birkaç ağacı korumak ya da karbon salımını azaltmak değil; üretim araçlarının doğayla kurduğu ilişkiyi kökten dönüştürmektir. Bu, büyüme fetişizmini sorgulamayı; kalkınmayı yeniden tanımlamayı; merkeziyetçi ve hiyerarşik devlet biçimlerini tartışmayı gerektirir. Murray Bookchin’in toplumsal ekolojiyaklaşımı bu açıdan önemli bir hat açar: Doğaya tahakküm, insanın insana tahakkümünden ayrı düşünülemez.
Eğer sosyalizm, yalnızca mülkiyet biçimini değiştirip üretim mantığını korursa, ekolojik sınırda yine tökezler. Eğer kapitalizm, krizi kâra tahvil etmeye devam ederse, gezegen geri dönüşsüz eşiklere sürüklenir. O halde yeni bir siyasal ufuk, hem sermayenin birikim zorunluluğunu hem de devletin tahakküm mantığını aşan bir ekolojik demokrasi fikrini gerektirir.
Artık mesele yalnızca “kimin yöneteceği” değil; “nasıl üretileceği” ve “hangi sınırlar içinde yaşanacağı”dır. Siyasetin merkezine insan ile doğa arasındaki ilişkiyi koymayan hiçbir iddia, kalıcı bir özgürlük vaadi sunamaz.
İnsan türünün evrim ağacından saptığını ve hangi biçime bürünürse bürünsün sonucunun doğayı kolonileştirmek olduğunu, şu kısacık on bin yıllık tarihimiz en azından bize açıkça gösteriyor.
Belki de masmavi bir gökyüzüne açılacak başka bir yolu bulmak için hâlâ zamanımız vardır.
***
Kapak Resmi: "Buz Denizi" (Das Eismeer) / Caspar David Friedrich
Yorumlar (0)